AKP Hükümeti bir taraftan başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halkları üzerinde faşist terör estirirken, diğer taraftan kendisini sorunları çözecek bir siyasi güç olarak gösteriyor. Pratik faşizm, söylem ise farklı. Tüm faşist güçlerin bu gerçeği AKP şahsında bir daha görülüyor.
On bine yakın demokratik siyasetçinin zindanlara doldurulduğu bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi? Daha önceki parti kapatmalar bile bu kadar faşizan karakterde değildi. Gazeteciler, avukatlar, sendikacılar, gençlerin ve çocukların zindanlara konulduğu bir yerde demokrasiden söz edilebilir mi? Roboskî’de katliam yapan ve bu katliamın sorumlularını gizleyen, Kürdistan’da yüzbinlerce ordusuyla operasyon yapan, yasaklanmış silahlarla gerillayı son ferdine kadar yok etmek isteyen; Kürt demokratik siyasetine her gün hakaret yağdıran, Kürt demokratik hareketini bitirmek isteyen bir hükümet Kürt sorununu çözebilir mi?
Kürt halkının önderi olarak kabul ettiği Sayın Abdullah Öcalan’ı hiçbir yasa ve hukuka dayanmayan bir biçimde tecrit altında tutup tehdit ve şantaj politikası izleyen bir hükümet Kürt sorununu çözebilir mi? Konuşmalarıyla her gün provokasyon yaratan bir Başbakan’ın siyasi zihniyetiyle Kürt sorunu çözülebilir mi?
Bu hükümet söylemle, gerçek politikalarını örten psikolojik savaş argümanı yapılan kimi adımlarla demokrasi güçlerini ve Kürt halkını oyalamayı bir politik tarz haline getirmiştir. Bu tarz Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için en tehlikeli yaklaşımı ifade etmektedir. Bugünkü savaşın sürmesine yol açan da bu politik tarzdır.
Onlarca yıllık mücadeleyle Türkiye’de bir demokratikleşme birikimi ortaya çıkmıştır. Türkiye halkı da Kürt sorununun çözümünü istiyor. AKP, halkın bu isteğini karşılama yerine bu demokratikleşme özlemlerini toplumu oyalayan sınırlı bazı adımlarla boşa çıkarıyor. Toplumun beklentilerini kendi iktidarını sürdürme aracı yapıyor. Demokrasi zihniyeti olmadığı için demokratikleşme adımları atacağı beklentisi yaratarak bu yüzünü örtmeye çalışıyor. On yıldır Türkiye halkıyla böyle oynuyor. AKP’nin bu gerçeğini görmeyenler ya AKP yandaşı ve yalakasıdır ya da kendini kandıranlardır.
AKP şu anda Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezip kendi politikasını dayatmak ve kabul ettirmek istiyor. Bu da bireysel haklarla Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikasını yeni koşullarda sürdürme politikasıdır. Devlet kurumlarının konsensüsüyle böyle bir politika pratikleştirilmek isteniyor. Bugün tutuklu olan İlker Başbuğ bunu “liberal demokratik çözüm” olarak ifade etmiştir. Bunun anlamı kültürel soykırım ve siyasi egemenliği ortadan kaldırmayacak bireysel haklar olarak ifade edilen adımlarla sınırlı bir politikanın pratikleştirilmesidir.
AKP, Kürt halkının iradesini tanımıyor. Kürtleri bir toplum olarak kabul etmiyor. Bunun adı çözümsüzlükte ısrardır. BDP’ye her gün saldırırken Leyla Zana ile görüşme yapılması da bu anlayışın dışavurumudur. Leyla Zana ile bir çözüm tartışması ve görüşmesi yapılmamıştır. Kendi politikasının ömrünü uzatmak ve oyalamayı bir de bu yönlü sağlamak için bu görüşme yapılmıştır. Bu görüşmeyi kesinlikle çözüm için değil, çözümsüzlüğü sürdürmek için yapmıştır. Leyla Zana’nın niyeti ne olursa olsun Başbakan bu görüşmeyi bu anlayışla kabul etmiştir. Dolayısıyla Leyla Zana AKP’nin bu oyalama ve aldatma politikasına alet olmuştur. Bunun dışında bu görüşmeden çıkacak hiçbir sonuç yoktur.
Bu görüşmeyi oyalama vesilesi yapmak için öyle şeyler söyleniyor ki insan şaşırıyor. Leyla Zana’nın PKK ile, hatta İmralı ile görüşerek bu görüşmeyi yaptığını söyleyen yalancılar bulunmaktadır. Bırakalım PKK ve İmralı’nın bu görüşmeye onay vermesi ve kabul etmesi, BDP’yi bile temsil etmeyen bir görüşmedir. Böyle bir büyük sorunda ancak Kürt halkını temsil eden kurumlar ve görevlendirilen kişiler görüşme yapabilir. Kuşkusuz bireyler de görüşme yapabilir; bunu kimse engelleyemez. Ama bir toplumu ve bir hareketi bağlamaz.
AKP Leyla Zana’nın ne söyleyeceğini önceden de bilmektedir. Yazılı açıklamada ortaya koyduklarını söylemiştir. Başbakan bunu dinlemiştir. Çünkü bu görüşmeyi oyalama ve aldatma politikasının bir aracı olarak kullanma onun için gerekliydi. Ama AKP’nin bu konularda hiçbir olumlu yaklaşım göstermeyeceği açıktır. Bir gün sonra BDP’ye söylenen sözler bunun kanıtıdır. Bir gün sonra provokasyon olan sözler söyleyen birisinin hangi samimiyetinden söz edilebilir? Samimiyet pratikle belli olur. Pratik ise tamamen Kürt halkının iradesini kırma yönündedir. Yoksa her diplomatik görüşmede karşılıklı komplimanlar yapılır.
Leyla Zana sadece kendi adına konuşmuştur. AKP de Kürtlerin siyasi temsilcilerini atlatmak için bu görüşmeyi yapmıştır. Bırakalım özünü, bu görüşme biçim olarak da çok sorunludur. Kürt sorunuyla ilgili bir konuda hiç kimsenin tek başına görüşme hakkı yoktur. Ahlaki olarak doğru değildir. Leyla Zana kendi güvendiği bir kişiyi yanına alabilirdi. Sorun güven-güvensizlik sorunu değildir. En başta da kendisinin böyle bir görüşmeyi kabul etmemesi gerekirdi. Kürt hareketi hiçbir zaman hiçbir yerde tek kişilik görüşme yapmamıştır, yaptırmamıştır. Özellikle zihniyeti ve pratiği belli olan bir devletle Kürt halkını ilgilendiren bir görüşmenin tek başına yapılması kabul edilemez.
Kürt Halk Önderi bile zindanda yaptığı görüşmeleri imkanların verdiği ölçüde her zaman örgütüne iletmiştir. Gerektiğinde halka yansıtmıştır. Dolayısıyla tek başına görüşmek sorun yapılacak bir şey değildir denilemez. Başbakan yanına bir bakan almıştır. Leyla da hiç konuşmasa da yanına bir Kürt aydınını, bir Kürt kadınını alabilirdi. Özcesi tek başına görüşme yapması uygun olmamıştır.
AKP’nin bir çözüm politikası yoktur. Zaten 2007 Mayısı’nda Dolmabahçe Sarayı’nda bu sorunu çözmek için değil, Kürtleri yeni koşullarda kültürel soykırım sistemi altında tutmak için bir devlet mutabakatı yapılmıştır. Erdoğan bu mutabakattaki konuşulanları mezara kadar sır olarak götüreceğini söylemiştir. Başbakan Erdoğan bugün de bu mutabakata bağlıdır ve bunu pratikleştirmeye çalışmaktadır.