Cûdi’ye yönelik devletin titizlikle hazırladığı yeni-kolonyal müdahalesine dikkat çekmek klasik bir doğa savunusunun ötesinde toplumu ve Kürdistan coğrafyasını savunmaya yönelik bir çağrıdır.
RÊNAS CÛDİ
Tüm dünyanın Covid-19 virüsünün insan yaşamını akamete uğratan çok yönlü etkileri ile mücadele ettiği günlerde, Türkiye Cumhuriyeti -her şeye rağmen- Kürt ve Kürdistan politikasına biçtiği ehemmiyeti dile getirmeyi eline geçen her fırsatta, olur da unutulur diye, hatırlatmaya devam ediyor. Salgın günlerinde her sabah virüs aşısının bulunup-bulunmadığı merakıyla haber sitelerini ziyaret eden insanlar ‘o bilindik belediyelere’ kayyum atamaları, ‘o bilindik insanlara’ dönük gözaltı ve tutuklama kararları, ‘o bilindik yerlere’ askeri operasyon manşetleri ile karşılaşıyor. Devletin ‘yılmaz’ ehemmiyetinin naçizane sembolleri olarak görülebilecek bu haberlerin bize söylemek istediği bir şey var: Kürtler bu ‘ilgiye mahzar olma hâli’nden kurtulabileceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar. Neden?
Yeni-kolonyal müdahale
Okumakta olduğunuz bu metin ‘neden’ sorusuna cevap verebilme adına Cûdi Dağı yerleşkesi etrafında -pandemic bir virüsün varlığına rağmen- süregelen güncel gelişmelerin kısa bir analizini sunmaktadır. Bu analizin temel iddiası ise, cumhuriyet tarihi boyunca ilk olarak umumi müfettişlikler ve ardından olağanüstü bölge valilikleri denetimi altında idare edilen Kuzey Kürdistan’ın günümüzde ‘yeni-kolonyal müdahale’ olarak adlandırdığımız askeri, ekonomik ve sosyo-politik yaklaşımlarla iç içe geçen bir konsept ile yönetildiğidir. Kuzey Kürdistan’a üçüncü yönelim olarak görülebilecek bu konsept, 2014 MGK kararlarının önüne koyduğu ‘Çöktürme Planı’ doğrultusunda, kapsamlı bir yıkım projesi olarak hayata geçirilmiştir. Başka bir deyişle bu metin, bir devletin kendi toprak parçası olarak gördüğü bir bölgede yürütmüş olduğu çok boyutlu savaş konseptini somut örnekler üzerinden ifşa etmektedir.
Coğrafyanın işlevi, kendisini kullanan özneler kadar onun mekansal konumuna, ölçeğine, tarihine ve taşıdığı anlamlara da bağlıdır. Mekanın tanımlanması ve sınırlarının çizilmesi ise kontrol ve direniş mekanizmaları arasındaki ilişkiselliklerin bir sonucudur. Buradan hareketle, belli bir mekanı yaşanmaz kılmak veya bir eko-kırıma – ecocide – uğratmak mekanın ‘doğal koşulları’ ile özneler arasındaki ilişkilerin bir yansımasıdır. Yani sadece bir ekolojik tahribattan bahsetmek çoğu zaman meselenin özünü ıskalamaya sebep olabilir; zira söz konusu olan sadece ekolojik yapının alt üst edilmesi değil, daha geniş bir ölçekte bir bölge halkının yaşam koşullarının değiştirilmesidir.
Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Kürdistan’daki mekan politikalarına baktığımızda koşulların değişimi değil bir bütün olarak ortadan kaldırılması söz konusudur. Kuzey Kürdistan’da zorun rolü devlet tarafından farklı araç ve yöntemlerle bireyi ölüm-sürgün-zindan üçgenine sıkıştırırken toplumu zorla göç ve köy boşaltmaları üzerinden mekandan/yerinden etmeyi temel hedeflerinden biri olarak önüne koymuştur. Fakat 2015 sonrası yaşanılanlar önceki dönemlere oranla bize farklı bir aşamada olduğumuzu söylemektedir: Artık bir halkı yerinden etmenin gerçekleşemediği durumlarda ‘yeri’ yani mekanı halktan etme, topyekûn coğrafyayı ortadan kaldırma pratiği sergilenmektedir. Şehir savaşları ertesinde ortaya çıkan distopik resimler ve Hasankeyf’in sular altında bırakılması bu pratiğin ilk adımları olarak görülürken, bugün Cûdi’de karşı-karşıya kaldığımız durum sistematik yıkım fikrinin tüm yönlerini ortaya koymaktadır. Botan bölgesinin kalbi olarak bilinen Cûdi’nin devlet tarafından adeta bir ‘pilot bölge’ olarak yeni-kolonyal müdahalenin uygulama sahasına dönüşmesinin sebebi nedir ve bu nasıl olmaktadır?
Neden Cûdî?
Cûdi, Kürdistan tarihindeki birçok direniş efsanesine konu olan ve etrafındaki topluluklar için hem sığınacakları güvenli son yeri simgeleyen hem de umudu çağrıştıran bir dağ silsilesine atıfla kullanılan yerleşim ve tabiat alanıdır. Aynı zamanda; Cizre, Silopi ve Şırnak’ın ortasında bir ucu Zaho ve Besta’ya diğer ucu ise Gabar’a bağlanan Cudi, Kürdistan’ın jeopolitik dinamikleri açısından en kıymetli alanlardan biridir.
Çağdaş Kürt siyasal mücadelesinin öncülerinden biri olan Dr. Şivan hareketinin Cûdi’ye yönelimi ve ardından gelen hareketlerin Cûdi’ye yükledikleri stratejik anlamlar bir rastlantıya işaret etmez. Benzer şekilde Cûdi halkının da Kürdistan topraklarını ve tarihini sahiplenmek adına özgürlük hareketlerinin direniş çağrılarına güçlü karşılıklar vermesi dikkat çekicidir. Devlet bu toplumsal hafızayı yok etmek adına yüksek kükürt oranına sahip asfaltit maden ocaklarını merkeze alarak tarihsel sömürgeciliğin bütün birikimi ile Cûdi’ye saldırmaktadır.
Cûdi’yi köstebek yuvası haline getirdiler
2014 yılında yapılmak istenen ama Cûdi halkının direnişi sonucu ertelemek zorunda kaldıkları devasa termik santral projesi yeni-kolonyal müdahalenin nihai adımıdır. Silopi’de yapılmış olan 3 üniteli santral projesi bölgeyi insansızlaştırmaya yetmediği için Cûdi’nin tam ortasına bu projenin uygulanması hedeflenmektedir. Çünkü bölgedeki kömür rezervi şu an aktif olan maden ocaklarının yaklaşık 10 katı kadar bir kapasiteye sahiptir ve yapılacak termik santralin, etrafındaki maden ocakları ile beslenebilmesi hedeflenmektedir.
Son iki yılda giderek artan işletmelerin varlığı ile birlikte sayıları yaklaşık 500 civarında olan maden ocakları, Cûdi Dağı’nı adeta bir köstebek yuvası haline getirmiştir. Yıllık 1,2 milyon ton kömür üreten maden ocaklarının güvenliği gerekçe gösterilerek, Cûdi’nin tam ortasından başlayarak ve etrafını da tamamen saracak şekilde 150’nin üzerinde çeşitli formlarda (kalekol – kalekule – karakol) askeri noktalar inşa edilmiş ve yenileri için de çalışmalar devam etmektedir.
Ayrıca hem askeri noktalar arasındaki hem de kulelerle ile maden ocakları arasındaki temasları sağlayabilmek için 70 kilometrelik beton-asfalt projesine de başlanmış durumda. Tüm bunlara ek olarak, askeri kulelerin etrafının – 2 km’lik bir genişlikte – ‘temizlenmesi’ amacıyla açılan ihaleyi kazanan şirketin eliyle yaklaşık bir aydır 300 insan aralıksız ağaç kesimine devam ediyor. Eğer söz konusu ağaçsızlaştırma faaliyeti aynı şekilde devam ederse, 6-7 ay içinde Cûdi’nin %70’lik bir kısmı kesilmiş olacak. Bu durum Cûdi Dağı boyunca birçok bölgenin orman statüsünden çıkarılarak yeni maden ocaklarının açılmasının zeminini yaratacaktır. Ormanlık alanların bitme noktasına gelmesi ve maden ocaklarından çıkan artıkların nehirleri kirletmesi Cûdi bölgesindeki tarımsal arazilerin verimliliğini de düşürmüştür.
Zeytin ağaçlarının, cevizlik alanların, envai çeşit sebze ve meyvenin yetiştirilebildiği, ayrıca hayvancılık için kullanışlı yaylara sahip olan, yine endemik bitki ve soyu tükenmekte olan yabani hayvan türlerini içinde barındıran canlı bir doğal yaşama sahip olan Cûdi bölgesi simsiyah bir mekana dönüşmek üzere. Bu kapsamlı yıkım projesinin Cûdi bölgesinde yaşayan insanların yaşamlarına etkilerine baktığımızda ise ürkücü bir tablo ile karşılaşıyoruz: Su kaynaklarına karışan kimyasalların, havaya salınan zehirli gazların, asit ve kül yağmurlarının etkisiyle solunum yetmezliği ve kalp krizi hastalıklarına ek olarak kansere bağlı ölüm oralarında, yine doğum yapan kadınların düşük yapma oranları ve yeni doğan çocukların engelli olarak dünyaya gelmesinde artışlar söz konusudur.
Bu işin başında kimler var?
Yeni-kolonyal müdahalenin oldukça kapsamlı bu projesinin başında Eloş Madencilik şirketinin sahibi Süleyman Bölünmez bulunmaktadır. Cûdi bölgesinde icra edilen (maden ocaklarının işletilmesi, askeri ünitelerin inşası, yol yapım çalışmaları, ağaçların kesilmesi) tüm iş kollarının ruhsat ve ihale süreci bu şirketin denetimindedir. Yine bu şirketin onayı ile sayıları yaklaşık olarak 20’yi bulan, Acar ve Geliş maden şirketlerinin öncülük ettiği, taşeron-alt firmalar tarafından sahadaki işler bölüşülmektedir. Aksi mümkün olmayan bu tek yönlü sermayedarlar arası paylaşım, askeriye ve valilik tarafından desteklenen Süleyman Bölünmez isminin ilişkilerine ve geçmişine işaret etmektedir. Akaryakıt kaçakçılığı, rüşvet ve mafyatik ilişkilerle anılan bu ismin kendi yerine kızını AKP milletvekili yapabilmesi Eloş Madencilik şirketinin etki gücü noktasında bizlere çeşitli ipuçları vermektedir.
Görüldüğü üzere büyük mekânsal düzenlemeler, devlet ve devletle ilişkili kurumlar ile devletle doğrudan ilişkili olmayan fakat siyasal iktidarla patronaj ilişkisi bulunan bir çok aktör arasında bölüşülmüştür. Bu bakımdan, güvenlik barajlarının inşası ve hidroelektrik santrallerinin kurulumunu da içeren Cûdi bölgesini yok etmeyi hedefleyen coğrafi-mekânsal projeler, tüm kuvvetler arası ilişkilerin - devleti temsil eden siyasi, idari ve askeri tüm resmî kurumların, devlet yanlısı aşiretlerin ve ailelerin, projelerin parçası olan özel şirketlerin- birer izdüşümüdür.
Yeri, mekanı halktan men etme projesi
Cûdi’de yaşanılanlar görmezlikten gelinebilecek sıradan olaylar değildir. Kürdistan’ın muhtelif yerlerinde ve farklı ölçeklerde gözlemlediğimiz devlet merkezli bu hareketliliğin adını koymak gerekir. Ekonomik rant ve yağmaya öncülük eden Cûdi’yi sosyo-politik yıkıma uğratma çabası bir tür yeri/mekanı halktan etme projesidir.
Cûdi’nin tarihsel ve toplumsal önemi göz önünde bulundurulduğunda, bu proje Kürdistan’ın yaşam damarlarından birini kesmeye dönük yeni-kolonyal müdahalenin adıdır. Bir yanıyla, yeraltı kaynaklarının devlet destekli sermayedarlar tarafından paylaşılması ve Türkiye metropollerinin kalkınması için kullanılmasına işaret eder. Öte yandan, tarih boyunca Botan bölgesi üzerinde denetim kurmaya çalışan merkezi yönetimlere karşı sergilenen direniş kültürünün ve toplumsal hafızanın silinmeye çalışılmasıdır. Son olarak, yaşamsal sürekliliğin önüne geçen eko-kırımın yarattığı tahribatlarla birlikte, bu kapsamlı yıkım projesinin nihai hedefinin mekanı dönüştürüp yeniden düzenlemek olmadığını aksine geri dönüşü mümkün olmayan devasa bir enkaz bırakmak olduğunu bir kez daha söylüyoruz.
HDP ve Cûdî
Çeşitli adlandırmalara konu olan ama genel itibariyle Kürdistan sorununun demokratik çözümüne dair arayışların dile getirildiği 2009 – 2015 yılları arasında, Türkiye Cumhuriyeti bugün sistematik olarak uyguladığı çok boyutlu savaş konseptini tasarlamıştı. Bu savaş konseptinin bir yansıması olarak bodrumlarda diri-diri insanları yakan, mezarları yağmalayıp ölü bedenleri yerlerde sürükleyen, yerin altı ya da üstü fark etmeksizin tüm savaş ve barış kurallarını ihlal eden bir iradenin psikiyatrinin değil siyasetin konusunu olduğunu hatırlatmak istiyoruz.
Dolayısıyla, Cûdi’ye yönelik devletin titizlikle hazırladığı yeni-kolonyal müdahalesine dikkat çekmek klasik bir doğa savunusunun ötesinde toplumu ve Kürdistan coğrafyasını savunmaya yönelik bir çağrıdır. Bu çağrının birincil muhatabı, 2015 sonrası Kuzey Kürdistan siyasal dinamiklerini yeterince iyi okuyaman Kürt siyasal hareketinin kurumlarıdır. Ankara-İstanbul ve Diyarbakır eksenine sıkışmış pratikler ve söylemler, bu kurumları devletin yeni-kolonyal müdahalesini çözümlemekten uzaklaşan politik bir miyopluğa sürüklemektedir. Yine bu sıkışmışlık halinin bir sonucu olarak, bir bütün olarak olmasa da barış umudunu taze tutmak ile ‘egemen karşısında tanınmak’ eş değerde görülmektedir. Bu yüzden, Kuzey Kürdistan’ın içinde bulunduğu güncel dinamikleri ve muhatabının siyasal gramerini bütünlüklü olarak kavrayabilmek adına, Halkların Demokratik Partisi’ne en azından (olası) bir grup toplantısını Cûdi Dağı’nın eteklerinde gerçekleştirmesi çağrısında bulunuyorum.