“Cumartesi Anneleri” geçtiğimiz hafta, 600. kere bir araya geldiler.

Bu, yer yüzünde, uzun sürmüş bir direniş rekoruydu.

Benzeri değil, ilki Arjantin’de askeri rejim döneminde kaybolan çocuklarını arayan anneler, her hafta başkent Buenos Aires’in Plaza de Mayo meydanında bir araya gelmiş, ancak duvar dibinde bu kadar uzun süre oturmamışlardı. Çünkü, Arjantin’de vicdan vardı. Kalabalıklar yanlarındaydı. Anaların sesi bütün ülkede, ardından Vatikan’da, dünyanın pek çok yerinde yankılanmış, bunun üzerine haydut generaller ve bütün adamları yargı önüne çıkarılarak hesap sorulmuş, katiller cezalandırılmışlardı.

Ancak, “burası Türkiye” düzleminde, her şey farklıydı. Devlette, devamlılık esastı. Cinayetler devlet adına işleniyorsa eğer, katiller her türlü himayeye mazhardı.  

Buna rağmen, anneler sokağa çıktılar.

Sene 1995’di. Kürdistan yanıyordu. Kim mafya, kimler devlet için tetik çekiyor, yangınlar çıkarıyor, işkence yapıyor, kimler kendi nam ve hesabına uyuşturucu dağıtımına, soyguna, talana, çıkıyor belli değildi.

Türk ırkçılarının lideri Albay Türkeş, devlete silah altına alınacak 50 bin tane ülkücüsü ile Kürdistan başkaldırısını mafu perişan etmeyi müjdeliyordu. Öbür yanda “Milliyetçi Mafya”yı inşa çalışmaları hızlanıyor, eski MHP’li tetikçilerden oluşan çek, senet mafyası, alacak-verecek davalarında adalet dağıtıyor, tetikçi başı Yeşil strateji belirleme toplantılarına katılıyor, Abdullah Çatlı Generallerle yemekte resmediliyor, Hizbullah’ın lideri sofranın ötesinde el bağlayıp, tamamı hücumu seyrediyordu.

Başbakan Tansu Çiller ise cezalandırılacak Kürtlerin listesini dalgalandırıyordu. Ortam böyle ve bir kaç anne, ilk defa, 27 Mayıs 1995 tarihinde, İstanbul’da Galatasaray Lisesinin duvarı dibinde bir araya geldiler.

Burası, İstanbul’un gezinti yeri, eğlence alanlarının kalbi, devinen kalabalık farklıydı.

Çoğu geliri sınırlı kesimden olan anneler, kalabalığın kıyısında ürkekti. Ezik edalı, yaşanmış acıların yüküyle omuzları çöküktü.

Kimin evladı ev, iş yeri baskınında, kimi yolda önü kesilerek götürülmüş, kimileri “ufak bir ifade için” denilerek askeri kışlaya, polis karakoluna çağrılmış, fakat kapısından girdikleri binadan bir daha çıkmamış, sesi duyulmamış, kaybolmuştu.  

Kayıp evlatlarının büyütülmüş fotoğraflarını taş duvara dayayıp, gelip geçenlerin yadırgayan bakışları altında, yere çömelip oturdular. Hiç ses çıkarmadan, yakınıp herhangi bir istekte de bulunmadan durdular.

Ertesi hafta, yeni katılanlarla geldiler. Zaman içinde çoğaldılar. Bu arada, kayıp çocuklarının hikayesi basında yer almaya başlayınca, devletin onuru incinmiş oldu.

Devleti hiddet, copların şiddeti, dövücülerin kas gücüyle temsil eden polis tarafından sarıldılar. Bir gün, yerden sürüklenerek hazır bekleyen otobüslere doldurulup ifadeye görüldüler. Akıllarını başa alıp soyu yüce, kuvveti yerinde devletle uğraşmamaları istendi. Haysiyetini çiğneme yerine, yüceltmeye davet edildiler.

Fakat, ertesi hafta “devletin haysiyeti, insan hayatına saygıdan geçer” dercesine yeniden aynı yerde toplanınca, bu köpeklerle saldırdılar. Coplandılar. Saçlarından tutulup yerlerde sürüklendiler.

Bunlar olurken, acılı analar yalnızdı. Tek tek adı sayılacak kadar, az miktardaki aydın, yazar ve gazeteciden başka, “yazıktır” diyen de çıkmadı.

Türk halkı vicdan tutulmasına yakalanmıştı. Milyonlar kördü. İnilti ve çığlıklara kulaklar tıkalıydı.

Yıllar böyle geçti. Devran döndü, iktidar değişti. Dinci AKP iktidarı, dinin koruyucu ruhuna bağlılıkları nedeniyle katillere hesap sorulacağını vaadetmişti. Bir ara seçim meydanlarında katledilmiş ve kaybedilmişleri de anıp, oy istediler.

Fakat daha sonra, katilleri korumanın daha kazançlı olduğu sonucuna varmış olmalılar ki, bir daha üstünde durmadılar.

Kürdistan’daki kayıp ve katletme nedeniyle, anons edilen General Veli Küçük, Albay Levent Ersöz, Albay Cemal Temizöz, General Musa Çitil başta olmak üzere, pek çok subayın adı mahkeme koridorlarında sanık olarak çınlıyordu.

Oysa katillerin, ne zaman, nerede görevli oldukları belliydi. AKP iktidarı hepsini temize çıkardı.

Çocuklarını sağ ve sağlam bulup kucaklama umuduyla bir araya gelen Cumartesi anaları, sonra belki kemikleri teslim edilir umuduyla insanlığı aradılar.

İlk defa, 600. buluşmaları farklıydı. Bir kaç kişinin başlattığı buluşma büyümüş binlere ulaşmıştı. Analar nine olmuştu, artık. Yorgunluktan suskundu onlar. Daha çok torunları konuşuyordu.

Nöbeti torunlar devir ve teslim alıyor, ama insanlık hala kayıp, TC ise çete manzaralıydı. Öyle manzaraya, böyle adalet yakışık kalıyordu.