Nedendir bilinmez, kaç gündür özgürlük dağlarına yol almadan önce okuduğum son kitap düşüyor aklıma. Soluksuz, bir nefeste okuduğum o kitap hala bende çok farklı bir duygu uyandırmakta. Dağları bir nefeste anlatan 'Dağın Mecnunu' dağları hissederek, yaşayarak yazan bir gerillanın kaleminden dökülmüştü sayfalara. Öylesine yaşayarak yazılmıştı ki o kitap, dağların kıyısından, köşesinden geçmeyen bende bile müthiş bir dağ özlemini yaratmıştı. Özlem yaşanılana duyulurdu, bilinene. Oysa ben bilmediğim, yaşamadığım bir şeylere özlem duymaya başlamıştım. Özlem bitmiş olana, ırak düşülene duyulurdu oysa. 'Dağın Mecnunu' kitabını yazan, hep dağlardaydı, hep dağları yaşıyordu…


Dağlar korunacak, sığınılacak mekan mıydı yalnızca?


Sistemden kendini korumak için Kürtlerin kendilerini bin yıllar boyu hep dağlara verdiği söylenir. Bu doğrudur. Dağlar Kürtleri bir sır gibi hep korumuş, kollamıştır. Bir sır gibi diyorum; çünkü kimsenin fısıldamaya dahi cesaret edemediği bir gerçeklikti Kürtlük. O fısıltıları çığlığa, isyana, direnişe ve savaşa dönüştürmenin adıydı dağlar. Kulaktan kulağa söylenen sözcükler, dağlarda buluşmuş bir halk türküsüne dönüşmüştür. Belki de bizleri bu kadar çabuk cezbetmesinin nedeni bu türkülü duruşudur. Belki de bizler o türkünün ezgilerinde kendimize yaşam buluyoruzdur. Melodilerde yaşamı, ağıtlarda özgürlüğü arıyoruzdur. Belki de başka bir açıklaması vardır Kürtlerdeki bu dağ özleminin…


Modernite denilen canavara göre; dağlı olmak geri olmakla, barbar olmakla, cahil olmakla hatta daha da ilerisi vahşi olmakla eşdeğerdir. Medeniyetten nasibini almamak, köhne kalmaktır. Dağlı olan modern dünyaya ancak terbiye edilerek dahil edilebilirdi; başka türlü dahil edilmesi mümkün değildir. Söz terbiye edilmekten açılmışken; sirkleri bilirsiniz herhalde. Doğada doğallığından çıkarılmış ne kadar canlı varsa – kesinlikle insanlarda dahil- hepsi o sirklerde toplanılır. Ve her şey o kadar sistemli işleyiş gösterir ki, izleyenler gösteriden gözlerini bir an olsun ayıramaz. Adeta hipnotize olurlar. Oysa orada yaşanılanlar bir yanılsamadır. Hiçbir şey gerçeği ifade etmez. İşte ben moderniteyi bu sirk yerine benzetiyorum. Elinde kırbacı olan terbiyeye başlıyor. Kendisini insan olmaktan öylesine arındırmıştır ki, ne karşısındakinin can acısını hissedebilir, ne de kırbaçladığının bir yaşam olduğunu fark edebilir. Bana göre en vahim durumda olan ne kırbaçlayan, ne de kırbaçlanandır. En vahim durumda olan bu sözde gösteriyi, eğlenceyi izleyenler, duyarsız kalanlar hatta zevk alanlardır.


İnsanlar –her ne kadar insan olmayı tam olarak tanımlayamasam da- neyi kaybetti de bu duruma geldi? Oysa yaşamın tüm nimetlerinden yararlansın diye tanrılar-tanrıçalar ona düşünmeyi bahşetti. Düşünceyle yaşamı buluştursun ve yeryüzünde cenneti yaratsın diye insanları ayrıcalıklı kıldı. Şimdi insan eliyle yaratılmış bir yeryüzü cehennemi yaşanmaktadır. İnsan aldığı her solukta, her nefeste cehennem ateşinin dumanını solumakta, solutmaktadır. Yenilene içilene zehir katılmakta; yaşam denilen şey adeta ölüme gebe kılınmaktadır.
Evet, insan kalabalık şehirlerin dar, biçimsiz, betonarme sokaklarından geçerken her saniye zehir solumakta, her dakika ölümü ensesinde hissetmektedir. Şehirlerin fiziksel yapısı adeta insanların bedenlerine, yüzlerine, ruhlarına çullanmıştır. Kelamdan, selamdan nasibini almamış binlerce insanı bir gün içerisinde birçok defa, hatta binlerce defa görmeniz mümkün. Hani çocukken ölümü merak edersiniz de merakla büyüklerin ölüme dair anlatımlarını dinlersiniz. Hani büyüklerimiz anlatımlarında hep dile getirirler ya; "İnsan ölünce daracık bir yere gömülür. Ölen önce ölenin kendisi olduğunu fark etmez, günahlarıyla cebelleşir durur. Sonra uzandığı yerden kalkıp gitmek ister. İşte o zaman kafasını kendisine ait olduğunu bilmediği, daha doğrusu düşünmediği mezar taşına vurur. Tam o saniyede anlar ölmüş olanın kendisi olduğunu." İşte dağlardan uzak olan her mekan, insanlar için de mezar gibidir. Er ya da geç kafasını taşa çarpan şanslı sayılır çünkü o an nerede ve kim olduğunu kavrar; Azraili'ni tanır.  
Şehirler bana hep bir mezarlığı, içinde yaşayan insanlar ise kafasını mezar taşına vurmaya ramak kalmış ölüleri hatırlatıyor. Ve sürekli "Ölüler diriliniz” diyen bir şairin şiiri takılıyor aklıma. Bazılarınız abarttığımı düşünebilir ama keşke dağlara kaçmadan önce yaşadığım –yaşadığımı sandığım- zamanların birkaç karesini sizlerle paylaşma imkanım olsaydı. Aslında belki de buna çok da ihtiyacınız yoktur. Kendinizi birkaç dakikalığına da olsa gerçek anlamda modernitenin tüm etkilerinden sıyırarak, şöyle bir yaşamınıza bakın. Bakalım neler göreceksiniz. Bir de dağ havasını tüm ruhunuza ve bedeninize sindirdikten sonra şehirlere döndüğünüzü düşünün. "Aman Allahım” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Eminim şu an nefesiniz kesiliyor ve boğulacak gibi oluyorsunuzdur. Eğer böyle olmuyorsa bir kez daha kendinizi sil baştan gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Tabii beni dinlemek gibi zorunluluğunuz yok. Ama ben Dağın delisi olarak bilinen bir bilgeden alıntı yaparak sözlerime devam etmek isterim "…ne de olsa ben bir 'Dinê Çolê' (Dağın Delisi) idim. Bu yönlü arayışların da gösterdiği gibi, geleneksel ve modern toplum çehrelerini tatmin edici bulmuyordum. Ruhumda ve zihnimde derin boşluklar oluşmuştu. Hiç de kolay tatmin olacağa benzemiyordum… Silahlı militan eğer sınırsız özgür yaşam yaratıcısıysa, bu yaşamın aşk derecesinde tutkulusuysa ve bir karış yer-dağ parçasında destanlar yazacak denli bilgili, akıllı ve idealliyse dağa çıkış yapmalıdır. Sıradan dağ yürüyüşçüleri ve turistler kadar bile bir heyecan ve iradeden yoksun kişilerin dağların, ormanların ve çöllerin gerillası olamayacağı açıktır.” Belki o bilgenin sözleri kulaklarınızda kalmaz, ruhunuzda ve yüreğinizde yer edinir diye paylaşıyorum sizlerle gerisi sizlere kalmıştır.


Tüm bunları niye mi anlatıyorum? Belki dağ özlemi çekiyorumdur, tıpkı beni dağlara sürükleyen kitabın yazarı gibi. Kitapta geçen şu cümleyi hiç unutmuyorum; "Şimdi siz bana 'yahu be adam, sen zaten dağlarda yaşıyorsun ne diye dağ özleminden bahsediyorsun' diyeceksiniz. Evet, ben dağlarda yaşıyorum; fakat her gün bu dağlara daha fazla özlem duyuyorum."


Bu sözler ancak tutku düzeyinde bağlı olunan şeylere sarf edilir. Dağlara bir bağlılık olacaksa bu şekilde olmalıdır: Irak düştüğünde değil, anı anına yaşarken özleyeceksin dağları. Büyük bir merakla dağları, dağlarda süregiden yaşamı, hakikati tanıyacaksın. Bunları dile getirirken basit bir romantizmden söz etmiyorum. Ama dağların tadı çıkartılmadan da devrimcilik yapılmaz diyorum. Kürdistan'ın efsunlu doğasına ruhunu teslim edeceksin ki bu mekanlarda yaşayabilesin. Özgürlüğe dair ne varsa yüce dağların doruklarında, vadilerin kıvrımlarında, akarsu yollarında; bir eyleme giderkenki heyecanda, bir göreve yol alırkenki telaşta, güne başlamanın sloganı olan 'rojbaş'larda, bir tepe tırmanışındaki soluklanışta, yoldaşının yaralarını sarabilmenin onurunda arayacaksın. Özgürlüğü öyle ötede beride değil, yaşamın tam içinde, yaşamın tüm ayrıntılarında arayacaksın; çünkü özgürlük yaşamın ayrıntılarında gizlidir. Sen yaşamın ayrıntılarıyla tanışırsan, yaşamın ayrıntılarına dokunabilirsen yaşamı hissedersin. Bu hissediş; diğer bir deyimle yaşamla tanışma, özgürlüğe adım adım yol almadır. Şimdi dağların doruklarında yaşama yol almanın tam zamanıdır. Ne geç ne erkendir. Zaman kaybetmeden, mekan kaybetmeden hatta kendimizi kaybetmeden yola koyulalım. Ee ne de olsa dağ yolculukları hep en uzun yolculuklardır…