Nagihan AKARSEL

Öykülerini topluyorum yurdumun… Elemini… Bu dünyadan göçüp giden filozoflarını düşünüyorum yurdumun… Düşmesin diye düşleri, durmadan düşünen filozoflarını… Düşmesin diye düşleri, durmadan yürüyen ve mücadele eden filozoflarını…

Bilge çocukların hayallerini kuşanan dağları düşünüyorum sonra… Adım adım toprağı tarihe yazan bilge çocukların hayallerini… Hafızanın gücüne inanan… Emeğin adaletine sığınan… Toprağın ruhuna dokunan, meşenin kokusunda çay demleyen…

Özgürlüğe ve aşka kaydetmeli hepsini, özgürlüğe ve aşka…Yâr düşlerinde, toprak düşlerinde büyüyen şiirlerini toplamalı sonra… Bekleyişe teyellenen kadınların kır saçlarına nakşetmeli… Nakşetmeli sonu gelmeyen acının resmini… Nakşetmeli tel tel dökülen saçların kederi gibi…

Fırat’ın vurulduğu an’ı şiirlerinde yazan Didem Madak’a kulak vermeli sonra… “Şiir tehlikeyi güzelleştirme sanatıdır” diyor mesela… “Ben Yılmaz Güney’in Umutsuzlar filmini çok severim. O filmde Fırat ya silahı ya aşkı seçmek zorundadır. Sonunda aşkı seçer ama vurulur. Ben şiirimde Fırat’ın vurulduğu anı yazıyorum”.

Hem aşkı hem silahı seçenlere tanıklığı kısa sürer Didem’in… Tanıklığı bir tanı koymasına yetseydi bir şiir de onlara yazardı illa ki… Kalbinin diliyle konuşanların, kalbinin sesini dinleyenlerin umudunu kuşanır, korkuyu yenmenin ve güzeli korumanın şiirini yazardı belki…

Naifliğin şiirini yazar çünkü dağ filozofları… Toprağın ruhuna dokunur, güneşin kokusunu duyumsar. Didem’in kırılganlığını hisseder, çığlığını taşlara sürer… Ve anlatır… Durmadan anlatır…

Ama her çağda olduğu gibi bu çağda da yalnızdır filozoflar… Ve bu çağda da filozofların su damlası yüreklerinden mahrumdur insanlık… Her adımında benliğin kara sularında gezinen insanın duvarlarına çarpar filozofların sözcükleri… Ben’in girdabında dibe çekilen insanın acımasız duvarlarına çarpar… Çarptıkça düşer o da… Çarptıkça daha fazla düşer… Bile bile düşer…Düşerken gülümser… Son sözcüklerini fısıldar… Kafasını dayadığı meşe ağacına son sözcüklerini belki de umudu fısıldayan dağ filozofu Atakan gibi…

Ne kadar anlatsak da anlaşılmayacak dağ filozofları… Vicdanını yitirmiş bu çağın duvarlarından dönecek sözcüklerimiz… Kendi çağında anlaşılmamış nice filozof gibi anlaşılmayacak onlar da… Gözlerinin ışığında korudukları özgürlük ve aşk ulaşmayacak sevgiliye… Sıradan bir ben’in duvarlarında büyüyen kaygılar bırakmayacak, dokunsun duygu düşünceye… Sade bir gülüş ile dokunacakken mutluluğa, herşey uzak bir hayale ertelenecek yine…

Ama o umut kalbimizin dört parçasında anlamlarını biriktirmeye devam edecek. Özgürlüğe dair sözcükler çoğalacak orada… Şaho’nun eteklerinde… Munzur’un gözelerinde… Lice’nin kıvrımlarında… Cudi’nin dengbêjlerinde… Çiyayi Spî’ye yakılan şarkılar… Ve daha nice yürekte anlamlarını biriktirmeye devam edecek…