"Leylaklar açtığında/ O zaman ne zamandır/ Elbet işleridir açmak/ Leylakça bir zamanda/(...)/ Zamanı sorgulamak/ Aslına bakılırsa/ İnsanı sorgulamaktır/ Bütün yaptıklarıyla/ İşte bunun içindir/ Dilimizden düşmeyen/ Hani şu gündelik/ Saat kaç sorusunda/ Duyulunca ürperten/ İtici bir yan bulunur/ Kaçı kaç geçiyordur/ Kaça vardır ya da/ Alnında bir damar/ Birdenbire burulur/ Sanki sana değil de/ Yüreğinden sorulan/ Olabildiğince arsız/ Ve aç bir sorudur/ Leylaklar açtığında/ Kaçı kaç geçiyordur." (Metin Altıok)

Erzincan Askeri Cezaevi... 1984'lü yıllar olmalı. Kurtuluş Komünü'nün "eğitim çalışması" günü. "Yenilginin" neden ve sonuçları üzerine konuşuyordum. Konuşmamın bir yerinde, bir siyasetten bir arkadaş ranzasının üstünden "nereden çıkardınız 'yenilgi'" diye başlayıp içinde çok miktarda "Mahir Çayan, devrim, devrimcilik, direniş, faşizm" sözcükleri geçen korsan bir cümleyle muhabbete ortak oldu. Hikaye uzun, bu "hariçten gazelin" içeriğini, öznenin şimdiki konumunu anlatmak devrime kadar uzar. 1976 sonrasında "yenilgi" sözcüğü üzerinden yıllarca siyasal azar işitmiş adımız "inkarcıya" çıkmıştı. Bu tür tartışmalarda tecrübeli olsak da 12 Eylül sonrasındaki hallerimize rağmen bu "yenilmedik, dimdik ayaktayız" hamasetine kızmaktan çok hayret etmiştim. Ne var ki, hapishane ortamının psikolojisini de hesaplayarak bu tepkiyi, "duygusal" bir hal olarak algılamıştım. "Sayılı günler tez geçti", dışarıya çıktık.  Zaman içinde hayatlarımızın "yenilgi tutulması", "yenilgi korkusu" üzerine de inşa edildiğine tanık oldum. Dahası bu sözcüğe "itirazın!" değişik politik projelerde yaşadığına hatta bazı projelerin kendisi olduğunu tecrübe ettim. 

Bizim mahallenin çocuklarının edebiyatında "yenilgi" sözcüğü olmaması gereken bir sözcüktü, bizler "yenmesek" de yenilmemiştik! Bu hal, "mış" gibi yapmanın tezahürü olarak "yenilmemiş gibi yapmaktı!" Bu sözcüğü kim icat etmişse, ve cümle içinde kullanıyorsa Devrim'e kötülük ediyordu. Samuel Beckett'in "Yine dene, yine yenil daha iyi yenil" cümlesi bir hamaset olarak yürürlükte olsa da algı değişmiyordu. Genel ve özel sosyalizm deneyimleri yenilmiş olmasına rağmen, içeride ve dışarıda bunu "ilan etmekle inkâr etmek" arasında geçiyordu yıllar. Devlete itiraf edilenler yani "söylenenler" yakın arkadaşlardan gizleniyordu. İçeride ve dışarida devlete yenilenler birbirlerine devlet olup birbirlerini yenmeye çalışıyordu. "İlan" ve inkarın" bu yanlış algısı bu gün de yürürlükte ve bunun nedenlerinden biri bu sözcükle yüzleşememek. 

Siyasal hayatımızdan "dışlanmış" bu sözcüğün paradoksal olarak bu kadar "içerde" kalması siyaset algımızla ilgili. (Bu yazı, "yenilgiyi kabul" edenlerin doğrusal olarak "doğru" yerde durdukları anlamına gelmiyor. Yenilgiyi kabul ederek sisteme eklemlenmek bir başka yazının konusu.) Yenilgi kabul edilmeyince bir türlü yeni bir hamle yapma şansı da olamıyor. Yapılan yeni hamleler ise, yenilmemenin işaret ettiği eski teorik ve pratik algıyı taklit edemeden sönümleniyor. Yenilmemenin işaret ettiği hepimiz için kıymetli geçmişimizin, -"o başka zamanların"- siyasal nostaljiyle bu günü inşa edememek, "yenilgi" sözcüğüne selam verip selam almama kolaycılığı ve bunun projeye dönüşmesiyle ilgili olabilir mi?

"Yenilgi" ve "zaman" üzerine teorik hatta felsefi bir sorunu kısa boylu "siyasi" yazıyla anlatmanın zorluğu ortada. Lakin, her sokağa çıkışımda "yenilgi" sözcüğünün ayağıma dolaşması bunu gerekli kılıyor. Devrimlerin, sokakların ve dağların zamanı vardır. Ama burada kast edilen "zaman", kapitalizmin işlettiği "teslim alma zamanı" değildir. Çünkü dağlar, devrimler ve sokaklar saat takmaz. Yine de eski bir alışkanlıkla birbirimize "dağı kaç geçiyordur" veya "devrime kaç vardır" diye sormak gerekebilir. Ne var ki, bize yandan şarklı bakan onlardan, şöyle cevap alabiliriz: Saat kaç mı? Yenilgilerine bak anlarsın?