Bugün Ortadoğu’da yaşanan en temel sorun DAİŞ ve halklara karşı uyguladığı faşizmdir. DAİŞ öyle bir örgüt ya da yapıdır ki, insanlık tarihinde ne kadar denenmiş kirli ve vahşi insan katletme yol ve yöntemi varsa, hepsini pratikleştirmektedir.
Özelde Amerika Sineması ama genel olarak ise Batı Sineması’nda toplum dışı diye tanımlayabileceğimiz tipler çizilmektedir. Bu tiplemelerin ne kadar saldırgan, pervasız ve toplumların ahlak ve değer yargılarından uzak olduklarını hep izleriz. Ama bunları da aşan tiplemeleri hep görmek mümkündür. İnsan kellelerini kesen, kanlarını içen, parça parça edip vücut bütünlüklerini dağıtan, tecavüzün her türlüsünü uygulayan sahneleri de çok izlemişizdir.  Batı Sineması'nın bu tipleri terörist diye de lanse ettiğini de gördük.
Birçok kez sözde kendini uygar dünya diye tanıtanlara karşı, halkların bu egemenlere karşı verdikleri mücadele biçimlerinin dehşetli sahnelerine de götürülürüz. Güya egemenler, uygar yani gelişmiş, halkların meşru savaşları ise vahşi ve insan düşmanı olarak gösterilir. Sinemalarda bu şiddet sarmalı yıllardır daha da ileri tırmandırılarak, birçok yeni yol ve yöntemlerle geliştirilmektedir.
Sinemalara sözde sanat olarak taşıdıklarını, bu kez Ortadoğu’da halkların başına nasıl bela haline getirerek uyguladıklarını görünce, şaşırmamak elde değil. Ekranlarda gördüklerimizin pratik yaşamımızda uygulanmış olması şaşırtıyor, şoke ediyor. Beyaz perdeye taşınan o vahşet sahnelerinin Ortadoğu’da, özelde de Kürdistan'da hayata geçirildiğini görüyoruz.
Özcesi, DAİŞ denilen uluslararası toplama çete örgütü, insanlık hafızasının en karanlık yönlerini en üst düzeyde temsil etmektedir. Bunları aleni, herkesin gözleri önünde, büyük bir zevk ve iştahla yaparken, bu vahşeti sanal dünyaya, oradan da televizyonlara taşırıyorlar. Ve dünyaya yayılan bu vahşet sahnelerinin ağırlıklı olarak Türkiye üzerinden ve Türkçe yapılması dikkat çekici. 
Daha önemli boyutu ise, uluslararası çöplüklerde fidelenmiş bu faşizan ve zombi yapılara en büyük destek ve yardım TC Devleti tarafından yapılmaktadır. Silahları, hem de tam 2000 kamyon dolusunu, Hakan Fidan ismindeki MİT Müsteşarı’nın ifadelerinde onlara gönderildiğini bizatihi duyduk. Ve bunların yalanlanmadığını da herkes gördü. Ve tabi ki Adana’da bunun hayata geçirildiğini, durdurulan TIR’larda ve sonrasında azledilen savcı ve emniyet müdür olaylarında gördük. En çok da iktidarın başındaki Erdoğan’ın, bu olup bitenler karşısında, “Bu ihanettir” söylemlerinden duyduk ve anladık. Silahlar böyle ulaştı DAİŞ’e. Ve öyle kimilerinin söylediği gibi ÖSO’ya gönderilmi, ve daha sonra onlar üzerinden DAİŞ’e gitmiş değildir silahlar. Tam tersine silahlar direkt ve dolaysız olarak DAİŞ'e gönderilmiştir.
Silahların dışında bu çetelerle yapılan ittifakı, ne kadar iş çevrildiğini ilgili olanlar bilir. Urfa, Antep ve Hatay’da oluşturulan kamplar, verilen askeri siyasi eğitimler, hastanelerdeki tedaviler derken birçok alt yapı çalışmaları buralarda yürütülerek, DAİŞ çeteleri güçlendirilmiş, Suriye ve Irak’a taşırılmıştır. 15.000 kişinin buralardan DAİŞ’e aktığını bizatihi Türk yetkilileri ifade etmiştir.
Bunlar elbette yetmemektedir, bir de bu kadar kişiyi yönetmek ve yönlendirme meselesi vardır. Savaşın içinde yer alanlar, savaşın sadece silah sıkma işi olmadığını bilir. Savaş aynı zamanda taktik ve strateji, eğitim ve hazırlık işidir.
Şimdi sormak gerekmez mi; böyle bir çalışmayı derme çatma guruplar nasıl yapacak? Toplama güçler bunu ne zaman, nerede ve nasıl yapmışlardır? Kendi kendilerini eğittiklerini söylemek, gerçeklikten uzak, çiğ bir cevaplar olacaktır.
Saddam’ın eski komutanlarının DAİŞ denilen faşist yapının içinde ve yanında yer aldıkları biliniyor. Bunun çete örgütü için  tecrübe demek olduğu elbette doğrudur. Yine Çeçenistan ve Afganistan gibi yerlerde belli bir savaş tecrübesi olanların da içlerinde yerlerini aldıkları doğru olabilir. Ama bunlar, binlerce hatta on binlerce DAİŞ çetesinin yanında denizde ancak damla olabilir.
Ayrıca Arap aşiretlerinin DAİŞ’e yoğun olarak katıldığı dile getiriliyor. Bir an, bunun da doğru olduğunu düşünelim. Ama böyle katılanlar sadece silah kullanmayı bilirler. Bu kadar uzmanlık isteyen işi nereden öğrendiler? Köylüden, çiftçiden profesyonel katilin çıkması bu kadar kolay mıdır? Profesyonel asker olmak böyle rahat mıdır? Böyle olmadığı açıktır. Kaldı ki böylelerinin ne kadar zoraki bu işe bulaştırıldıkları da biliniyor. 
 Sınırda ekranlara taşınan DAİŞ çetelerinin TC askerleriyle sıkı fıkı ilişkileri, canlı ekranlarda rahat gezmeleri, İstanbullarda ulu orta aleni bir şekilde dolaşmaları ve her şeyden önce, “Taşkın Gençler” sözleri ve Türk yetkililerin “Niye varsa yoksa Kobanê” sözleri, TC devletinin DAİŞ’e olan yaklaşımlarını açıkça göstermektedir.
Buradan yola çıkarak birçok çevre AKP’nin, daha doğrusu ise R. Tayyip Erdoğan’ın DAİŞ’e karşı yumuşak yaklaştığı, objektif olarak arka çıktığı ve yer yerde utangaç biçimde belirtildiği gibi, “yardım ettiği” söyleniyor. Ama bu söylenenleri biraz daha ileri boyutta. O da şudur; Erdoğan bizatihi DAİŞ adındaki yapının karar mekanizmalarında yerini almaktadır.
''Belgeleriniz nerede'' denilecek. Muammer Güler’in 2013 yılında henüz İçişleri Bakanı iken Hatay Valiliğine gönderdiği belgenin küçük bir kısmını aşağıya alarak ifade edelim:
“Milli İstihbarat Teşkilatımız denetiminde çeşitli ülkelerden getirilerek bölücü örgüt PKK uzantısı PYD’ye karşı savaştırılan, ağırlıkta Çeçen ve Tunusluların bulunduğu El Nusra’ya bağlı mücahitlerin, iliniz sınırları içinden Suriye’ye geçişlerinde, istihbarat görevlilerine gerekli desteğin sağlanarak, güvenliklerine ve konunun gizliliğine riayet edilmesi önem arz etmektedir.
Bu bağlamda;
Mücahitlerin ülkemizin sınırlarından Suriye’ye geçişlerinde Hatay ilimiz stratejik bir konuma sahiptir. İslamcı gruplara lojistik desteğin aktarılması, eğitimleri ve yaralılarının tedavisi ve mücahitlerin geçişleri görevlendirilmiştir. Hatay valiliğimizle koordineli olarak çalışılacaktır…” Belgenin devamında hangi gizlilik ile yürütülmesi gerektiği, Diyanet İşleri misafirhanelerinin nasıl kullanılacağı da tek tek izah edilmiştir.
 2013 yılına ait bu belgeyi bile esas alsak, TC devletinin çetelerle ne kadar içli dışlı oldukları görülecektir. Yukarıda sözü edilen örgütün El Nusra olduğu belirtilebilebilir. Doğru, ama unutmayalım ki Rojava’da Kürtlere saldıran güç zaten El Nusra’ydı ve ne zaman ki Serêkanîyê’de başarısız oldular alenen isimlerini DAİŞ yaptılar. Ya da o zaman ikiye ayrıldılar.
Bu çerçevede Musul planına gelirsek; Musul kesinlikle bir TC planıdır. Musul’u alarak kendilerince Irak’a tam girmiş oluyorlar. Musul planlamasında Kürtlerin ilkel milliyetçi olanları var mı, var. Saddam’ın eski kalıntıları var mı, onlar da varlar. Ama öyle görülüyor ki ABD bu planıi onaylamadı ve orada dananın kuyruğu koptu.
 Önemli olan Türk elçiliği meselesidir. Elçiliğin etrafını kuşattıkları, çalışanları rehin aldıklarının tümü büyük bir yalandır. Elçilik çalışanları bir plan dahilinde orada bırakılmışlardı ve bir plan dahilinde bıraktırılmışlardır. Bırakma nedeni; TC devletinin sözde rehineleri var diye DAİŞ’e karşı tavır almaması anlaşılır olacaktı, bırakılmaları ise zaten Kobanê’ye karşı başlatılan saldırının kendisi olmuştur.
Kobanê’de onlarca Türk komutanı ve çok sayıda Türk generalinin yer aldığı, derme çatma gurupları yönettiği, savaşa sürdüğü, taktik geliştirdiklerini herkes artık biliyor. Hangi planlar geliştirdiklerini de herkes biliyor.
Şimdi tüm bunları bir araya getirdiğimizde, şöyle bir sonuca gitmemiz herhalde yanlış olmayacaktır: DAİŞ’i bizatihi yönlendiren ve yöneten güçlerin başında Türkiye, daha doğrusu AKP ve bizatihi R.Tayyip Erdoğan gelmektedir. Yani Erdoğan eşittir DAİŞ’in en etkili yöneticisi. Ama biz Kobanê saldırılarında ve sonrasında gördük ki Erdoğan sadece bir DAİŞ yöneticisi değil, aynı zamanda bir komutanı, hem de DAİŞ’in Başkomutanlığını yapmaktadır.
Böyle olmasaydı, yatıp kalkıp Kobanê düşmanlığı yapar mıydı?
Böyle olmasaydı uluslararası arenada, “Neden varsa yoksa Kobanê” der miydi?
Sözü bitirirken, tüm Kürtler bilsin ki DAİŞ’in Başkomutanı olan bir Erdoğan, baştan sona Kürtlere karşı savaş demektir. Kürt kırımı, Kürt kıyımı demektir.
Ve şimdi Kürdistan’ın birçok yerinde olan da bu değil midir?
O zaman; bu gerçekleri bilerek, görerek yeni döneme giriş yapmalı ve ona göre kendimizi hazırlamalıyız, hem de Kendi Özerk Demokratik yapılarımızı yönetmeye...