Rahatlığı duyduğumuz anlar da oluyordu. Sonra yine çamurlarla yolculuğuna devam ediyordu ayaklar. Bata çıka firezlerle kaplı tarlalara verdik yönümüzü. Daha rahattık yürürken, daha bir haz alarak geçiyorduk tarlalar içinden. İnsan ağırlığını bırakmalı arada bir nefeslenmek için de olsa.
Bu tarlayı anımsıyorum. Kır bir atın üstünde beyaz gelinlik içinde bir öğretmen gidiyordu düğün alayıyla. Dizginleri eline alan o köylü zevkle çekiyordu atı köyün alt yoluna doğru tarlalar içinden. Bir Ağustos sabahıydı anımsadığım kadarıyla. Bu tarlada duymuştum kıyısından geçerken elcek seslerini. 'Hon' diyorlardı köylüler Kürtçe biçmeyi hedefledikleri yere. Baharla yürüdük, yaz sıcaklarıyla, güz ılıklığıyla... Dağlara düşen karla yürüdük, onca gel-git içinde. Güz çiçeklerinin çıktığı tarlaların içinden gidiyoruz şimdi de.
Bir bahardı koşan bizimle ve bir hüzündü yaklaştıkça köy evlerine. Kalabalık giderek çoğalıyor. Acı büyüyor, ağlama sesleri geliyor, hıçkırıklar... Düşler tarlasından çıkmış, yaşamın gerçeklerine dönüyoruz yüzümüzdekilerle.
Ne zordu insanın sevdiklerini bırakması, ne zordu insanın söyleşi sayfasını bir daha dönmemek üzere kapatması. Ağaçlara bakıyordum, dağlara, dağlara vuran kara, sarıyı renk renk işleyen manzaraya. Sonra yitik listesini elinde gezdiren hayata. Ne zordu böylesi zamanlarda dostlara uğramak. İçimi dal sevincinden, içimi tomurcuklanan bahar gülüşünden ayırdım bir an. Yoksun bırakıp kalp hanemi hıçkırıklara bakarak...
Gözlerimi kaçırıyorum kalabalıktan, sonra Beroj tarafına çeviriyorum yüzümü. Golving'den öte kaydırıyorum yönümü, Sisik ormanlarının sararan yüzüne, göğün mavisine doğru yollanıyorum. Bir kaçış bu, bilmez miyim kendimle. İnsan dayanamayınca acılara en kolayını seçmenin yolunu buluyor ve kaçıyor kendinden. Oysa kaç ana hıçkırıklara gömülen yüreğini koymuştu mezara, oysa kaç sevgili bırakmıştı kendini bir daha görmemenin acısına. Unutuluş, diyorduk ve unutmaya veriyorduk kendimizi. Sonra bir daha gelip buluyordu bizi ve kaçamıyorduk zamandan.
Haydi, dedi o ses yüzüm dağların suretindeyken.
Çamurlu yoldan geçtim, girdim kalabalığın arasına bir daha. Acı, en çok içine çörekleneni vurur, en çok yaşayan bilir onu. Bizler yalnızca seyircisiyiz ve gördüğümüzle yaşar, sonra unutur, kendi evrenimize döneriz. Son sözler, son vedalaşmalar zamanı, artık hiçbir zaman, hiçbir yerde bir daha tekrarı yoktu bunun. Bu kalabalıkla, bu kalabalığın çıkardığı seslerle, bu ayaklara bulaşan çamurlarla birlikte iniyoruz yıllanmış meşe ağaçlarından dökülen yapraklarının örttüğü toprağa doğru.
Kaçış bendeki bunu biliyorum. Toprak veda istiyor bizden. Bir an bitsin istiyorum bu merasim, bir an bitsin istiyorum dalgaları içimde yükselen acının denizi. O son sesi alıyorum. "Gidelim mi?"  Yola düşünce kısa atıyorum adımlarımı. Birini bekler gibi bir halim var. Bir el omuzuma dokunuyor. "Haydi eve çıkalım" diyor. Eksiltiyor sesimi, yüzüne bakıyorum. Gidelim, diyorum. Tepeye doğru yürüyorum. Yol kıyısındaki evlere bakıyorum içim ezilerek. Çok eski bir anıyı çağrıştırıyor gibi bakıyorum evlere. Yolun kıyısında, yolun uzayıp giden kavisli haline... En son sırtını dönüp giden genç adamda kalıyor objektifim. Bu yoldaki gidişine kaldım onun. Bakışların fotoğrafını aldıktan sonra donuyor bir zaman. Neler getirip götürmedim ki içimden. Düşen sevdalardan, yürüyen zamanlara...
Yapraklar düşüyor daldan birer ikişer, yapraklar düşüyor evlerin bahçelerinden, yapraklar düşüyor dağ göğüslerinden. Kağıt mendilime iki damla gözyaşıdır düşen, iki damla gözyaşı yürek pınarımdan kaynayıp gözümden dökülen. Şehirlere bakmayın, uzak dururlar kaçışlarımızla. Daha yakındır köy evleri, daha aşina, daha sevimli... Tamamdır gölgelerin üstüne düştüğü köy evlerine bakışım. Bir ince duman çıkıyor gökyüzüne, sobalarda yanıp bacalardan süzülerek giden.
Yanan bir sobaya uzatıyoruz ellerimizi, sonra bir bardak sıcak çaya. Bir dost söyleşisi bırakıyoruz ardımızda. Tokalaştığımız ellerde içtenliğin verdiği bir sıcaklıkla ayrılıyoruz, sarının tonlarından şehirin karmaşasına doğru yürüyerek.

BURHAN GÜNDOÐAN