Türk rejimi, en ağır şartlarıyla, darbe sürecini yaşıyor.

Asker süngü ve namlusunun havalanmadığı, postal üstüne miğferin oturmadığı darbe, darbe değildir diyeceksiniz ama, Filipinler örneği ortadadır, darbenin sivili de olur:

Filipinli Ferdinan Marcos seçilmiş (Cumhurbaşkanı değil) sivil devlet başkanıydı. Sonra, “Kargaşa var” deyip vaziyete el koymuş, kendi deyimiyle “Marcos demokrasisi”ni tesis etmiş, sevgili karısıyla birlikte sarayların efendisi olarak, ülkenin üstüne oturmuştu.

Güzel İmelda, gecekondudan yetişme güzellik kraliçesiydi. Her sonradan görme gibi doyumsuz bir şevhetle lükse düşkündü. Terlikle dolaştığı günlere inat, ayakkabı hastasıydı. Saraydan kaçtığı gün, geride yan yana dizili bin 500 çift ayakkabı bırakmıştı.

İmelda’nın eğlenmesi halkının mutluluğuydu. Amerikan sinema yıldızlarıyla tatlı hayatı, yoksul Filipinliler için onurlanma vesilesiydi.

Karı-koca bir arada, muazzam bir hırsız portresini teşkil ediyordu. Ellerinin altındaki örtülü ödenekten başka, dağıttıkları ihalelerden rüşvet alıyor, vergilerin biriktiği hazine de, özel kasaları sayılıyordu.

Çaldıklarının gerçek rakamı asla bilinmedi. Ancak düşüşten sonra, götürdükleri dolarların bir kısmı, İsviçre bankalarında istifli bulunup el konuldu.

Ferdinand, ülke adaletinin baş yargıcı, ordunun başkomutanı, polisin baş komiseri (efendisi) ve bütün soydaşı diktatörler gibi namlı bir katildi. Fakat, muhalefet lideri Benigno Aquino için ölüm emri verirken, hesabında yanılmış, merhumun eşi Corazon Aquino, 1986 seçimlerinde usta bir masalcı olarak karşısına çıkıp, Filipinlileri coşturmuş, coşku sandığa yansıyınca yenilgiye uğramıştı.

Fakat, ikinci yanılgının darbesini bu süreçte almış, halkının ve ordunun ihanetine uğramıştı. Kaybettiği iktidarı gasba kalkışınca halk sokağa çıkmış, ordu da karşısına dikilmiş, o da İmelda’sını alıp ülkeden kaçmış, çaldıklarının tadını çıkaramadan Hawai’de ölmüştü.

Darbe ve darbecinin sivili de olur derken sözü uzattık. Tekrar, Türk tipi demokrasi hallerinin darbe vaziyetlerine dönersek, günümüzde sokaklarda askeri postal sesi yok, medyada askeri emirnameler (bildiri) de zangırdamıyor. Ancak, sansür medyayı yedi bitirdi. İşini kaybetmeyen kalem, tehditle hizaya getirilmeyen patron kalmadı.

Adliye ve polisiye cenaha gelince; anayasa bekleme odasında uykuda. Bu uçtan, öte uca ülke boyunca, sokakta üç kişi bir araya gelip, AKP efendiliğinin hoşlanmadığı bir söz söylerse polis anında beliriyor, sonra gelsin gaz bombaları, tazyikli su hortumları, inip kalksın coplar, karşı koyan oldu mu, dümdüz gitsin kurşun ıslıkları...

Gören, darbecilerin sıkıyönetim ya da olağanüstü hal fırtınaları koptu sanıyor.

Öbür yanda ev baskınları. Baskınlardan sonra dışarıya taşınan ölüler ve ardından on yılların ezberiyle bildik, bozuk anlamlı açıklama:

“Terörist, çıkan çatışmada, silahlarıyla (insanı anladık, ölü silah nasıl oluyorsa) birlikte ölü olarak ele geçirilmiştir.”

Kürdistan’da adalet, bir kere daha namluya bağlanıyor. HDP’nin Silopi raporunda yer alan anlatımlara göre polis, keskin nişancı hallerine yatıp yükseklerde mevzileniyor ve mahalle aralarında nişangaha oturttuğu Kürt’ü, tek atışla düşürüyordu. Anlatıcılardan biri de, “Polis, atışıyla yaraladığını hastane yolunda çevirdi, üç kurşunla ruhunu aldı” diyordu.

Elleri bağlı esir manzaraları tabur tabur, işkence tezgahları da hazırdı. Ceylanpınar işkencecileri, 12 Mart ve 12 Eylül uygulamalarının ezberiyle, esirlerini çırılçıplak edip vur ha vur etmiş, anlatılanlar bu ya Silopi’dekiler, cop yerine tüfek ve tabancalarının namlularını, kurbanlarının orasına sokmuşlardı.

Hak, adalet ve hürriyet, AKP rozetli komiserin avucunda. Adliye, komiserle uyum içinde. Başkomiser’in “n’oluyo lan?” diye kaş oynatmasıyla, Kürtler hapishaneyı boyluyor.

Cumhuriyet gazetesi, Kürdistan dağlarının darbeler süreci hallerini, “Cudi dağı gece boyu bombalandı” manşetiyle anlatıyordu. Dersim, Gabar, Hekol dağları ordu tarafından yangına verilmiş, söndürmeyi de yasaklamıştı. Yangın sürgün tebligatıydı, ayrıca…

Dersimliler ve Botanlılar bu kez, “Topraklarımızı terk etmeyeceğiz” diyerek direnç işareti veriyorlardı…

Kısacası hukuk hiç yok, kanunlar kayıp, dört bucakta darbeci egemenliği…

Kürtlerin, önlerine örülen barajı aşıp, parlamentoya girme kabahati yüzünden, Türk darbeler tarihinde ilk defa, seçim sonuçları beğenilmiyor, yenilenmeye gidiliyordu. Oysa 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 1997 darbelerinden sonra askerlerin gönül ve destek verdiği partiler kaybetmiş, ama böyle bir manzara olmadı, yeni baştan” denilmemişti.

Ha, 1960, 1971 ve 1980’deki askeri darbecilerin, Kürdistan’a savaş ilanı daha örtülüydü. Günümüzdeki, “böyle olur, İslamı satan İslamcıların darbesi” dedirten cinsten; tankların, top, uçak ve helikopterlerin hücumudur.

Ama askeri darbelere benzerlik de vardı: Ölülerden korku.

Bunlar da, cenazelere saldırıyor, ölülerin ana yurt topraklarına dönüşünü yasaklıyorlardı.