Batı, Recep Tayyip Erdoğan rejimini çoktan gözden çıkardı. Amerikan resmi sözcüleri, "gözden çıkarılmışlığı" neredeyse, günde iki defa "gidişatın vehameti"yle açıklamaktadır.
Yazar Nedim Gürsel, Ankara gezisi çok önceden proğramlanmış Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’la yediği yemeği anlatırken, kendisine, gezisinin Erdoğan’a destek şeklinde algılanıp, yorumlanmayacağını sorduğunu söylüyor, destek algısından kaçınıyordu.
Avrupa, Amerika medyası, Mısır’da Mursi rejiminin darbeye çağrı niteliğinde giriştiği hamleleri andıran olayları, anında yansıtmaktadır.
Dışarıya yansıyan darbenin ayak seslerini, Almanya medyası başka türlü sergiliyordu. Daha düne kadar, Türk devletinin kalkınma hızını göklere çıkararak yatırımcıları özendiren medyanın bir bölümü, "yabancılar kaçıyor" diye yayın yapıyordu.
Erdoğan’ın, darbeyle Suudi Arabistan, Katar, İran benzeri "muhaberat" (istihbarat) terörüne dayalı diktatörlüğünü kurumlaştırması, sermayenin umrunda değildir. Sermaye verdiğini vererek zaten anlaşmasını yapmıştır. Ama sermaye anlaşmalar konusunda, nerede duracağı bilinmeyen askeri darbelerden korkar ve ilk tedbir olarak göçe başlar.
Alman medyasının dillendirdiği bu, yani tehlike çanlarıdır…
Ayrıca, çıkarlarına dokunulmadığı sürece, Katar, Suudi Arabistan benzeri "Muhaberat" tipi diktatörlükler, Batı'nın da umrunda değildir. Ama Erdoğan rejiminin, Batı düşmanı El Kaide ile ilişkiler ağı Batı’yı alarma geçirmiştir.
Batı medyası, Türk devletinin İsrail'le ilişkileri, Mursi rejimiyle derin bağları, Suriye’ye uzanan elinden beri, El Kaide’ye yardım ve yataklığını işlemektedir. Türk medyası bile kenarından, ucundan dokunuyordu. Rahip kesen El Kaide komutanı "Ebu Banat"ın dokunulmaz olarak Konya ve İstanbul'da tatil yapması, teröristlerin sabah sınırı geçip, insan kesmeye, kadınlara tecavüze gidip, akşam geri dönmesi medyada fotoğraflarla manzaraydı. Silah yardımı trafiği ortalığa saçılıyor, en son Türk polisi, MİT’in sevkiyatını yakalıyordu.
Öte yandan, Irak petrol kuyuları nedeniyle Batı için önemli, Türk devletinin bir eli de buradaydı. Bağdat rejimine isyan eden Cumhurbaşkanı yardımcısı El Haşimi'nin merkez üssü Türk devleti, Irak’taki El Kaide de onunla bağlantılı biliniyor, medyada işleniyordu.
Batı'nın bu tesbitlerinden sonra, AKP rejiminin yeminli yandaşı olmasa bile, karşıtı da olmayan yazar Serdar Turgut, geçenlerde Türk devletinin "haydut devletler" listesine alınmasından endişe duyduğunu söylüyor, devam ediyordu:
"ABD'de böyle bir çalışma var, ben kendi köşemde nefesim çıktığı kadar bağırıyorum bunun sonucu ne olur biliyor musunuz, felaket olur. Böyle bir örgü örülüyor bize. Bunlar bizi terör örgütü olarak niteler ambargo koyarlarsa, liderlerimizi damgalarlarsa biz yüzyıl geriye gideriz."
Türk devleti, haydutlar listesine alınır mı, alınmaz mı bilinmez. Ama Erdoğan rejiminin gözden çıkarıldığı gerçektir. Ortalığa saçılan hırsızlıklar, yolsuzluk, talan ve rüşvet dolambacı, operasyon için geriye sayımın ilk ifadesi, karşı kamuoyu yaratmanın adıdır.
Erdoğan'ın kurduğu muhaberat, Adalet Bakanı'nın Allah gibi "şerik" (ortak) tanımayan, faşistlerin deyimiyle "kutsal devlet"in sonu askeri darbe mi göreceğiz ama, Mısır’daki darbe fitili hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvetle ateşlenmişti.
AKP’nin ikizi "Müslüman Kardeşler" ve Erdoğan’ın "kardeşim" dediği Mursi de Amerika’nın icazetiyle gelmiş, sonra yana savrulmuştu. Mursi’nin Genelkurmay Başkanı Sisi yandaş, eşi de çarşaflıydı. Orada da "darbeler dönemi bitti" deniyordu.
Bugünkü Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, AKP’nin güvencesi gibi, ama itibarı ne kadar?
Kendi ordusuna kurban giden İran Şahı trajedisi ayrı, 27 Mayıs darbesi öncesinde, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, Menderes’in güvencesiydi. Alttan gelen dalga, onu da altına aldı. 12 Mart'ta General Memduh Tağmaç, 12 Eylül'de General Evren iktidarın güvencesiyken, darbe lideri oldular.
Darbenin kitle tabanı mı? Dinci kitlenin "bizden" diyerek sarılacağı teşkilat yerli yerinde. O, zaten canını dişine takmış, Erdoğan'a karşı geleceği için savaş veriyor...
Darbenin eli kulağında mı, değil mi o da bir yana, Kürtler için gelenle giden arasında fark yok. Hepsini gördü, her devri yaşadı, Kürtler...
Bugün "süreç" denilen korsan söylemin, hiç bir kanuni, hukuk dayanağı yok. Her şey, "süreç ha süreç" lafazanlığından ibaret. Lafı var ama, hukuki dayanağı olan bir tek olumlu adım yok.
Kürt tarafının temsilcisi Abdullah Öcalan’la görüşenleri bile Erdoğan belirliyor, her şeyi o kendi kafasına göre yürütüyor.
Kaldı ki, "süreç" denilen masalın sahibi de Erdoğan değil, devlet dedikleri, parlamento üstü nitelikli, generaller-sivil oligarşisi Milli Güvenlik Kurulu'dur (MGK). Erdoğan’ın şişinmesine bakmayın siz, "süreç", MGK’nın 2007 yılından kalma kararıdır.
Çünkü Türk ordusu bütün gücünü seferber etmesine rağmen, aradığı zaferi elde edememiş, doğru okumayla yenilmişti. Soluk alıcı yeni yol ve yönteme ihtiyaçları vardı.
"Süreç"in ne menem bir şey olduğu "Kale kışla" inşaatları, tutuklamalar, Lice’deki cinayet, Roboskî ve Yüksekova katliamlarıyla belli, bilinendir.
Demem o ki, AKP bir yalanlar dolambacı, MGK’nin maskeli yüzüydü. Ah, vah eden tatlı su Kürtlerinin aksine, AKP’nin tepe taklak olması, Kürtler için kayıp değildir. Yerine gelecek olan, askeri darbeci de olsa, MGK’nin çizdiği yolun yolcusu olacaktır.
Darbe ve Kürtler
Türk devleti, bir kere daha darbe sürecinin rüzgarlarıyla dünya gündeminde.