“Diyeceğim var, diyeceğimiz var/ Ne tank ne de tura/ 

Demokrasi için hurrraaa!”

(Can Yücel, “Rap Tarzında Darbukalarla Okunacak” şiirinden) 


Şair İlhan Berk, 1945'lerde genç bir kadınla Cağaloğlu'na çıkarken, "Mussolini'nin asıldığını yazıyor!" diye bağıran gazete satıcısı çocuğa rastlar. Gazeteyi alıp merakla okumaya başlar Göz-gönül ucuyla gazeteye bakan genç kız İlhan Berk'e, "Mussolini de kim?" demez mi? Kadın arkadaşının, gazetelerde, ajanslarda sık sık cümle içinde geçen Mussolini ismini duymaması garibine gider. Öte yandan arkadaşının dünyayı kan gölüne çevirdikten sonra intihar eden Hitler'i, partizanlarca vurulduktan sonra Roma'da asılan Mussolini'yi bilmeme aymazlığı “hoşuna!” bile gider… Ve "Harika! Mussolini'nin kim olduğunu bilmiyor! Harika!" diye cevaplar arkadaşını.

Şairlerin okurlara emanet ettiği şiirlerin yanı sıra yaşlanmayan sözcükler, cümleler ve anlamlar da günü gelince olup biteni ve karartılan delilleri anlamamıza yardım eder. İlhan Berk'in alamet-i farikası olan "Harika!" sözcüğü bunlardan biridir. Kapitalizmin neden-sonuç ilişkilerini yirmi dört ayar tarih-siyaset kıymetindeki “Esas duruş mülkün temelidir” cümlesiyle özetleyen Ece Ayhan’ı da muhabbete dahil ederek “Cumhuriyet ile yaralı” cümlesinin içinde debelendiğimiz “Darbedar” süreci anlamamızı kolaylaştıracak nitelikte olduğunu söyleyelim... Şu günlerde “sonuçlar” üzerinden anlatılan otuz iki kısım tekmili birden hikayeleri duyup, okudukça bu tür sözcüklerin, cümlelerin içini açıp okumak önemli…

İnkar edilen halklar, diller açısından hem Osmanlı ile hem de “Cumhuriyet ile yaralı” olmanın neden ve sonuçlarını anlamak için, resmi tarihi yeniden üreten medyanın hamasetinin karşısında, dışında ve ötesinde bir dil ve pratik kurmayı gerektiriyor. “Darbeye karşı” olmanın retoriğe dönüştüğü şu günlerde, “Başka bir dünya mümkün”, diyenlerin toplanacağı meydan, “darbelerin karşısında, dışında ve ötesinde” bir başka meydandır. Halkla ilişkilerimiz kopuk türünden bahanelerle, tarihsel-siyasal bir varoluş olan “halkı” kutsayıp sağımızdan medet ummak, “özne” değil “nesne”, “ittifak” değil “artakalan” olmayı kabul etmektir. Daha da vahimi, Can Yücel’in “Bin dereden bir kendimi getirdim” dizesinden el alarak söylersek “Bin dereden bir biz’i” getirmeyi bilinmeyen bir zamana ertelemektir.

Arapça “kavga, gürültü” anlamına gelen “arbede” sözcüğünün kapı komşusu, “vuruş(ma), çarpış(ma)” anlamına gelen ve artık “cunta” ile eş anlamlı kullanılan “Darbe’nin nedenleri değil sonuçları üzerinden yapılan hamasetin delillerinden biri Darbecilerin “soruları çaldıkları” şeklindeki izahtır. Eğriye eğri, doğruya doğru, elhak öyledir. Söylemek istediğim, “Kürt sorunu” dahil memleketin temel meselelerini ağzına almayıp “demokrasi” havarisi kesilip, temas ettiklerini okus-pokus yaparak “ipsiz bağlayarak” teslim alan Darbe’nin sonuçlarını hikaye edenlerin “nedenleri” çalıp olay mahallinden uzaklaştırmalarıdır. Altını çizdiğim, her biri birer “cevap anahtarı” olan bu hikaye anlatıcılarının; Darbe tasarlanırken ve “düşük” yaparken zuhur eden “soruları” da çalıp gizleyerek delilleri karartmasıdır. Mizahi söylersek; “darbe” ile “darphane” sözcükleri arasındaki ilişki kazananlar için “parakâr” olma kaybedenler için âh vah ederek dövünüp “paralanma!” meselesidir

Evet, Osmanlı ve “Cumhuriyet ile yaralıyız… Evet, kapitalizmle ve onun neden ve sonuçlarıyla yaralıyız. Evet, önce hakikati ve onurlu bir Barış ihtimalini öldüren savaşlarla yaralıyız… Evet, sözcüğün askeri anlamıyla hizaya geçirici, terbiye edici “rap… rap… rap…” diye gelen Darbelerle yaralıyız… Yazıldığı gibi okunan “rap… rap… rap…” yerine yazıldığı gibi okunmayan “rap” değil, “rep… rep… rep…” makamıdır istediğimiz… Değil mi ki, “rep” bir ritimdir, değil mi ki “replik” dilden dile ses alıp ses verme anlamında özgürlükçü bir duyma halidir… Belki de mesel(e) Emel İrtem’in iki dizesinde saklı:

“Bu coğrafyadan bana başka bir entari dik/ Sana küçük gelenleri giymek istemiyorum artık”