Türkiye’de darbe dönemlerinin çoktan geçtiği, gerçek anlamda demokratikleşme yaşanmasa da darbelerin zeminini kurutmuş bir ülke olduğu söylenirdi. Çünkü böyle bir algı yaratılmıştı.

Darbe dönemlerinin geçtiğini en çok savunanlar da AKP’liler ve AKP yöneticileri olurdu. Öyle ya 14 yıldır bu ülkeyi onlar yönetiyordu ve bu süre bir ülkenin kendine göre istenilen karakterde şekillendirilmesine yeterleydi. 14 yılda ne kadar demokratik bir ülke yarattıklarını; mutlu, huzurlu, istikrar içinde bir yaşam sürdürdüklerini güzel sözlerle ballandıra ballandıra anlatırlardı. Herkese eşit mesafede, insan hakları ve özgürlükleri önemsediklerini, demokratik kriterleri esas aldıklarını söylerlerdi. Yani derlerdi de derlerdi.

Her ne kadar, Tayyip Erdoğan “paralel devlet”, “paralel yapı” kavramlarını Önder Apo’dan çalıp kendine mal ederek bir tehlikeye işaret etmeye gayreti içine giriyorduysa da, bunu devletin tüm hücrelerine kendi adamlarını yerleştirmek için yaptığını Tayyip’i biraz tanıyan herkes biliyordu. Kendisine karşı sorun çıkaracak kimseler olacağını düşünseydi zaten 17 Aralık tarihinden sonra yapacağını yapar, bir şekilde hepsini ortadan kaldırırdı. Nitekim yapacağını yapmıştır da, hakimler ve savcılar yüksek kurulunu dizayn etmiş; emniyet ve ordu içinde tehlikeli gördüğü insanları bir şekilde tasfiye etmiştir. Öyle ki bu saldırılarını en küçük tehlike olabileceğini düşündüğü kesimlere kadar vardırmıştır. Gazete ve gazetecileri bile ya kendisine göre konumlandırmıştır ya da işlerine son vermiştir.

Herhalde hiç kimse çıkıp Tayyip Erdoğan’ın varlığına tehlikeli gördüğü kesimleri gördüğü halde bunları değiştirmeye gücü yetmedi, ya da demokratik bir zihniyette olduğu için yasalara göre hareket etti, uygun zemin oluşmadan kimseye dokunmak istemedi demesin. Çünkü, ne yasası anayasası kardeşim diyen ve gözünün üstüne kaş var dercesine uydurma gerekçelerle nice insanı götüren de bu şahıs olmuştur. Dolayısıyla darbeciler Fethullahçıdır sözleri Erdoğan’ın her zaman kullandığı muhaliflerini kötüyle gösterme yöntemi sonucudur. 

Yani aslında Erdoğan da Türkiye’de Kürtler ve Aleviler dışında kendisine karşı koyacak kimsenin kalmadığını ve tek hakim güç olduğunu düşünüyordu. Durmadan vatan millet Sakarya edebiyatı yapması, durmadan teklikten, birlikten, dirilikten söz etmesi, kurmak istediği padişahlık ve halifeliği önünde engel gördüğü bu güçleri tasfiye etmeye yönelik milliyetçi mezhepçi diğer kesimleri etrafında toplamak içindi. Sonuç ne oldu? 15 Temmuz gecesi sonrası neler olacağı daha tam kestirilemese de Erdoğan’ın darbeci uygulamalarına yönelik bir askeri darbe girişimi oldu. 

14 yıldır Tayyip Erdoğan yönetiyor Türkiye’yi ve bütün muhaliflerini en çirkin ve ağır yöntemlerle bastırıyor. İlginç olanı, her konuşmasında sanki başka bir güç iktidardaymış da kendisi mağdur pozisyondaymış havaları yaratması. Bu havayı yaratmak için birkaç gözyaşı dökmesi ve bazılarının da buna kanması! Şöyle demokratikleşme adımları atacaktık da bu güçler engel oldu, Türkiye’yi şöyle daha yaşanır bir ülke haline getirecektik de, şunlar engel çıkarıyordu demesi! Bunların hepsinin yalan olduğu 15 Temmuz akşamından sonraki söylenenlerden ve uygulamalardan daha iyi anlaşılmaktadır. Bu bahaneler halkın demokratikleşme taleplerini karşılamamak ve kendi antidemokratik karakterini gizlemek için öne sürülüyordu. Halkın demokratik taleplerini “reddediyorum” diyemeyeceğine göre, hep suçluyu başka yerde arama yöntemine başvuracaktı. 

Darbe girişimi oldu, şimdi yine aynı yöntemlere başvuruluyor. Ders çıkarmıyor bu Erdoğan, burnunun dikine dikine gidiyor. Hırslarının bu ülkeyi mahvolmaya doğru götürdüğünü göremiyor. Durmadan kendi kaderiyle Türkiye’nin kaderinin birbirine bağlı olduğu algısını yaratmaya çalışıyor yalakalarıyla. Ama öyle bir şey yok; kambur olan, yük olan kendisi. Türkiye’yi batıracak olan da kendisi. 

Erdoğan, insanlar farkında olmasa da Türkiye’de zaten adı konulmamış bir darbe gerçekleştirmişti. Dolmabahçe mutabakatını yok sayarak ve 7 Haziran seçim sonuçlarını reddederek de bu darbesini daha görünür kılmıştı, ama insanlar yine göremedi bu darbeyi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yıllar önce defalarca Türkiye’de Kürt sorunu demokratik yollardan çözülmezse darbe mekaniği devreye girer, demişti. Ama toplum da, Hükümet de dahil kimse anlamadı bu sözleri. Dünya, Ortadoğu ve Türkiye siyasetini, tarihsel, toplumsal ve sosyolojik yapısıyla en iyi bilen Önder Apo’nun düşünce gücü ve öngörüsü insanı gerçekten hayran bırakıyor. Türkiye toplumu aydınlık bir geleceğe sahip olmak istiyorsa, önünü görmek istiyorsa Önder Apo’nun ne dediğine bakmalı, onu dinlemeli, dediklerini öğrenmeli. Türkiye’nin geleceği konusunda bu süreçte en önemli düşünceler ve en aydınlatıcı görüşler ona ait olacak. Onun için Önder Apo’nun düşüncelerini dile getirmesine imkan yaratılmalıdır. Önder Apo’nun Türkiye’nin geleceği hakkında düşüncelerini ortaya koyma imkanlarının oluşması için demokrasi güçleri ve Türkiye toplumu darbeci AKP’ye baskı yapmalıdır. 

Askeri-sivil, silahlı-silahsız her türlü darbeye karşı olmak gerekir. Ama AKP de bir darbe yapmıştı, ordu içindeki askeri güçler de. İkisine de karşı olmak gerekir. AKP’liler ısrarla askeri darbeyle Türkiye’de demokrasiye darbe gerçekleşmiştir algısı yaratmaya çalışa da esas olarak AKP’ye, Tayyip Erdoğan’a ve uygulamalarına yönelik bir darbe gerçekleştirilmek istenmiştir. 

Darbeler demokratik olmayan ülkelerde gerçekleşir. Demek ki Türkiye demokratik bir ülke değilmiş. Demek ki, söylendiği gibi Erdoğan o kadar da kabul gören biri değilmiş. Binlerce asker, on binlerce kamu görevlisi görevden uzaklaştırılacakmış, tutuklanacakmış. Çarşamba günü Milli Güvenlik Kurulunda ülkenin genelinde OHAL ilanı dahil olağan üstü kararlar alınacakmış. Bütün bunlar zaten AKP Hükümetinin meşruiyetini ortadan kaldırmaktadır. Ortada meşru bir Hükümet yoktur. Yüz binlerce insanı kendisine düşman eden ve baskı ve zorla ayakta kalmaya çalışan bir iktidar söz konusudur. 

AKP yöneticilerini iktidardan düşme korkusu sardı bir kere, ne dediklerini, hangi yalanı atacaklarını şaşırmış bulunuyorlar. Özel ve psikolojik savaşı en üst düzeyde kullanıyorlar. Öyle ki, her biri adeta Hitler’in propaganda bakanı Goebbels gibi özel savaş elemanı olarak çalışıyor. Zaten Tayyip Erdoğan zihinsel olarak da, fiziksel olarak da, ruhsal olarak da, söylemleriyle de, hırslarıyla da, tipiyle de Hitler’e benzemektedir. Kendisi sivil darbeci ve faşist karakterli. 

Yalanlar üzerine kurulmuş, milliyetçi ve mezhepçi bir ülke ortaya çıkardı AKP. Bu bir başarıysa, bunu bize gösterdi. Bunun için teşekkür etmeliyiz AKP’ye ve Erdoğan’a. Bir ülkenin yalanlar üzerine nasıl kurulacağını ve nasıl yönetileceğini gösterdi. İktidarı da basını da asparagas haberler üretiyor, insanlara yanlışı doğru, doğruyu yanlış, iyiyi kötü, kötüyü iyi diye gösteriyor ve yutturuyor. Bu darbe girişiminden sonra daha çok psikolojik savaş yürütecek. 

Türkiye toplumu üzülecek bir hale gelmiş. Herhalde bu basın, bu iktidar Türkiye toplumuna tuz verir, susatır,  sonra da çeşmenin başına götürür su içirmeden tekrar geri getirir, su diye tekrardan tuzu verir, istediğini yuttururum diyor. AKP acaba toplumu nasıl görüyor, nasıl oluyor da bu kadar açık yalan söylersem de onları inandırırım deme cüretini kendinde görebiliyor? Acaba toplumu aptala dönüştürdüğünü mü düşünüyor? 

Demek ki bir yerlerde farklı sorunlar da var. Demek ki devrimciler, demokrasi güçleri toplum içinde yeterince çalışmıyor ve toplumu yeterince aydınlatıp örgütlemiyor. Demek ki devrimciler ve demokrasi güçleri gerçek anlamda ve tüm demokrasi güçlerini kapsayacak biçimde bir direniş içine girip mücadeleye geçme yerine hala yerinde oturarak söylenecek birkaç sözle bir şeylerin hal olacağını sanıyor. 

Kötü zaten kötüdür. Kötüye şöyle kötü dedim, kötüyü şöyle kötü görüyorum demenin ya da kötünün karşısında şu iyi değil de şu iyi olsun demenin farklı zamanlarda bir anlamı ve değeri olabilir. Ama o an şimdi değil. Şimdi ortak iyi ve ortak doğrularda ya da genel iyi ve genel doğrularda buluşmanın zamanı. Zararlı görülen, dışlanan, sevilmeyen kötüler ortak kötülükte bir araya gelebiliyorsa iyiler neden ortak iyilerde, ortak doğrularda bir araya gelemesin? 

AKP iktidarının Türkiye toplumunu güdülecek koyun gibi görmesinde ve istediği gibi yönlendireceği düşüncesine kapılmasında demokrasi güçleri sorumluluğunu görmeli. Türkiye’nin IŞİD karakterli bir ülke haline getirilmesine izin verilmemeli ve bir an önce bunu aşmak için ortak mücadeleler geliştirilmelidir.


Rohat Baran