KONGRA GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal, oldukça önemli bir şey söyledi: "(AKP'nin/Erdoğan'ın) Bir askeri başarı elde etme, PKK'yi zorlama, bu yönde bir sonuç alma hedefi söz konusu bile değil."

Yani devlet, 40 yıllık askeri yöntemlerle, ne Kürt sorununun çözümü ne de PKK'nin silahlı mevcudiyeti açısından bir sonuç alamayacağını biliyor.

Kaldı ki bu yöntemler, sadece 90'larda uygulanmadı; çok sonrasında, henüz birkaç yıl önce de -bizzat bugünkü savaş konseptinin planlayıcıları tarafından- denendi. (Bazı açılardan faydalı olabilecek "90'lar" karikatürizasyonu da bu sebeple, AKP'nin "düşmanı üzerinden günah çıkarma" ayinine katık olabiliyor.)

AKP-Cemaat Koalisyonu, gizli/açık Milli Güvenlik Kurulları'nda aldığı kararla Kürtleri kriminalize etmeyi, iradelerini kırmayı ve hatta yapabilirse çok yönlü harple tasfiye edip Kürt sorununu ikame edeceği düzeniçi bir güçle "çözmeyi" hedefledi. Başarılamasa dahi aşama kaydedilmiş olacaktı: Kürt sorununun varmak zorunda olduğu müzakere evresinde devlet, kabul ettiriciliğinin ve manevra kabiliyetinin artacağını hesap ediyordu.

Olmadı. Nihayetinde toplumsallıkla daha güçlü bağlar kurmuş bir Kürt siyaseti ve Kürt coğrafyasından silindiği için öncellerinin akıbetine mahkum kalan bir AKP ortaya çıktı.

Bölgesel gerilimlerin zorladığı hat da, AKP'nin iktidarı kaybetme korkusunun basıncıyla kırıldı.


Kontrollü gerilim taktiği

AKP'nin demokratik teamüllerle iktidarda kalmasının yolunun tükenmesi, tek çıkar yol bırakıyor: Kontrollü gerilim.

Lüzumlu gerilim -halihazırda girilmiş ve çıkılamayan kirli angajmanlarla da birlikte düşünüldüğünde- DAİŞ marifetiyle kotarılamaz. AKP'nin DAİŞ'e "gerçek" karşıtlığının ne nesnel, ne öznel koşulları var.

"Paralel Yapı" olarak kodlanıp bir süre iş gören düşman üzerinden geliştirilecek söylemin konsolidasyon gücü ise tartışmalı.

Geriye PKK kalıyor. AKP, PKK'nin de hazırdaki mevzilerini korumak gayesiyle gerilimi kontrollü olmanın ötesine taşımayacağını tahmin ediyor olmalı. PKK'den tek "talebi", ardına geçip oy isteyebileceği tabutlar... İstediği "aktif saldırı" pozisyonuna geçmeyen PKK'den bu tabutları almak içinse, Diyadin Provokasyonu'ndan bu yana artan bir tempoyla saldırıyor. İlk anda "çözüm sürecini" bozanın PKK olduğu algısı yaratabilmek maksadıyla Efkan Ala'nın başarısız komplolarına bel bağlayan hükümet, PKK'nin oyuna gelmemesi sonrasında çıkışsız kaldı. (Sıkışmanın düzeyini, 25 Ağustos 2015 tarihli Star gazetesinin manşetindeki feverandan anlamak mümkün.)

Şimdi AKP, PKK'nin müdafaa ve misilleme eylemlerinde yaşamını yitiren askerlerin "gerektiği kadarının" cenaze törenini düzenliyor ki, o da elinde kalıyor. Acıklı bir tablo. Erdoğan'ın göz altı torbalarındaki artış, bununla ilgili olmalı.

Velhasıl, Remzi Kartal'ın söylediği gibi: Hükümet, PKK'yi şimdi izlediği yolla tasfiye edemeyeceğini, hatta güçlendirme ihtimali bulunduğunu biliyor; fakat bu sorunu ertelemek, iktidar sorununu ise kısa vadede -gerekirse darbeyle- çözebilmek istiyor.


PKK ne yapıyor?

Kürt siyaseti cephesinden, seçim öncesindeki "Diyadin Provokasyonu"ndan bu yana defaatle, AKP'nin iktidarının bekası için savaşı körüklemek istediği, PKK'nin ise bu oyuna gelmediği açıklanıyor. Bunun en çarpıcı ifadelerinden biri, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık'a ait. Bayık, Almanya'nın Die Welt gazetesinden Deniz Yücel'in sorusuna verdiği yanıtta şöyle diyor: "Bu savaş, söylendiği gibi iki polisin Ceylanpınar'da vurulmasıyla başlamadı. 5 Nisan'dan sonra Önder Apo ile bütün ilişkileri kestiler. Erdoğan, atılan tüm adımları yok saydı. 'Müzakere yok, taraf yok, Kürt sorunu yok' dedi. Ondan sonra gerginlik siyasetiyle seçimleri kazanacağını düşündü. Gerillanın Amed'deki HDP mitingindeki katliama cevap vereceğini tahmin ediyordu. Bunu, seçimleri iptal etmek için bahane olarak kullanacaktı. Ama biz, o tuzağa düşmedik."

Bayık devamla, halen savaşa girmiş olmadıklarını, yalnızca misilleme haklarını kullandıklarını belirtiyor.

PKK'nin savaşı yükselttiğinde hızla ulaşacağı seviye, 2011'de Erdoğan'ın poz verdiği tepenin "alan hakimiyeti" taktiğiyle "alınmasından" anlaşılabilir. PKK'nin "o tepeyi tekrar almamasında" AKP'nin iktidar hesabına öyle ya da böyle katkı sunmama gayesi olduğuysa aşikar. Öyle görünüyor ki, PKK'nin HDP'yle yakalanan seviyeyi, toplumsallıktaki dönüşüm dinamiğini gözeten taktiği sonuç da alıyor.


Öz yönetim

Öz yönetim ilanları, kentlerdeki öz savunma deneyimleri ise, sadece yukarıdaki süreçle anlaşılamayacağı gibi, benzeri sonuçları da içermiyor. Bu minvaldeki çatışma, hem Kürt halkına hem de Türk halkına, Kürt sorunu demokratik alan içerisinde, öyle ya da böyle bir mutabakatla çözülmediği takdirde mutlaka ulaşılacak nihayete dair ipucu veriyor. Diğer yanıyla ise, yine iki halka, Kürt sorununun çözümünde sadakaya dönüştürülmüş kısmi kültürel haklarla yetinilemeyeceği, meselenin siyasal haklar düzleminde de ele alınması gerektiği mesajını veriyor.

Dolayısıyla öz yönetim/öz savunma, hem kısa hem uzun vadede AKP'nin/Erdoğan'ın/devletin hesaplarını bozan bir hamle olarak ortaya çıkıyor.


Türkiye toplumu

Hafızasındaki deneyim nedeniyle şiddetin çözücü gücü konusunda şüpheye düşen Türkiye toplumu, Kürt sorununun ancak diyalog yoluyla çözülebileceğine ise ikna oldu. Bu iknayı yaratan önemli faktör, Kürt siyasetinin "savaşı tercih eden taraf" görüntüsünü her seferinde bertaraf etmeyi başarabilmesi.

"Bunun katili kim? Sebebi kim?" diyerek "işaret edilen düşmana" riayet etmeyen Yarbay Mehmet Alkan'ın tepkisi de, aslında toplumun ermiş olduğu kavrayış düzeyini ifade etmektedir. 


Darbeye karşı...

"Çözüm sürecinin" -başka faktörlerle birlikte- dolaylı sonucu, Türkiye'de demokrasi güçlerinin cumhuriyet tarihinin hem nicelik hem potansiyel hem de manevra kabiliyeti/aklı açısından en gelişkin dönemini yaşaması oldu.

Şimdi bu güç, bir darbe süreciyle yüz yüze. İyi yönetilmeyen bir mücadele süreci, kazanımların büyük oranda ezilmesiyle sonuçlanabilir. İyi yönetilmiş bir süreçle ise HDP'de cisimleşen demokratikleşme iradesi, Türkiye'yi geri dönülemez bir rotaya sokabilir. Bu rota üzerinde herkesin hakkı var. Dolayısıyla herkesin sorumluluğu da...

İlk görev, "tekrar seçimde" HDP'nin daha da güçlenerek çıkmasını sağlayacak bir faaliyet yoğunluğunu yakalamak... Bu, toplumsallıkta erişilen "Yarbay Mehmet Alkan düzeyini" yitirmeme hedefini de içeren bir söylem/eylem organizasyonuyla gerçekleştirilmeli.

HDP'nin demokratik süreçlere katılım ve müdahale kapasitesinin yükselmesi, darbelere -salt örgütsel değil toplumsal- direnci yükseltmenin tek koşulu.


osmanoguz@gmx.de