Erdoğanizm Gülen cemaatine karşı yürüttüğü cadı avında ülkede işlenen bütün günahları cemaatin üzerine yıkmayı pek seviyor. 

“Ergenekon Komplosu“nun sorumlusu kim? Cemaat!

KPSS yolsuzluğunun sorumlusu kim? Cemaat!

Paris Katliamını kim yaptı? Cemaat!

Roboskî’yi bombalayan kim? Cemaat!

Hrant Dink’i kim öldürttü? Cemaat!

Ama iki şey var ki, Erdoğan ve fedaileri Cemaatle aralarında bir ilişki kurmaktan kaçınıyor. Gezi hareketi ve seçim yolsuzlukları.

Erdoğanizm Gezi ile Cemaat arasında ilişki kurmak istemez mi? İster elbette. Ah ne güzel olurdu Gezi isyanını “Cemaat işi“ olarak gösterip Gezicileri darbeyle ilişkilendirebilse. Yapmıyorlar; akıllarından bile geçirmiyorlar.

Neden? 

Oysa “Gülen-AKP Savaşı“ 7 Şubat 2013’te Hakan Fidan’ın savcılığa çağrılmasıyla açığa çıktı. Gezi direnişi ve Haziran isyanı 4 ay sonra patlak verdi. Pekala Gezi direnişi de Haziran İsyanı da “cemaatin şeytanlıklarından biri“ haline getirilebilirdi değil mi?

Ama işe bakın ki darbe gecesi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne giden tanklardan birinin içinden Gezi’nin Güvenlik Şube Müdürü Mithat Aynacı kamuflaj elbisesiyle çıktı. Belli ki İstanbul Emniyeti’ne el koyacak ekipteydi Aynacı. Aynacı Gezi’de neredeydi peki? Direnişçilere uygulanan vahşetin her yerinde tabii. 

Erdoğan Gezi direnişini, Haziran İsyanı’nı kiminle bastırdı? Aynacı ve onun gibi Fethullahçı kadroların elinde olan polis kuvvetiyle bastırdı. 

Nasıl oldu da 4 ay öncesinde Erdoğan’ın “kara kutusu“nu savcılığa çağıran Gülen cemaati 4 ay sonra Erdoğan’la aynı cephede cinayetten işkenceye, kitle terörüne, yalana, dezenformasyona kadar uzanan geniş bir suç yelpazesini “sırt sırta vererek“ icraa etti? 

Cevap basit: Bu ırkçı yobazlar, birbirleriyle kanlı bıçaklı düşman bile olsalar, sol karşısında, halkın demokratik direnişi karşısında hemen birleşirler. Buna ister “yobaz-faşist içgüdüsü“ deyin, ister “sınıf iç güdüsü“. Gezi’de, Haziran İsyanı’nda da böyle oldu. Halk isyanı kapıdan girince bütün faşistler birleşti.

17-25 Aralık skandalı gibi bir büyük rezalet, yığınları Erdoğa’a karşı sokağa dökememişse bunda Gülen cemaatinin Haziran İsyanı’nın bastırılmasında oynadığı rolün önemli bir etkisinin olduğunu kim yadsıyabilir?

Gülen Cemaati, Haziran İsyanı’nda, Erdoğan’la sırt sırta verip halka karşı savaşmakla Erdoğan karşıtlığı üzerinden halk desteği kazanma şansını tamamen yitirdi. Gülencilerin 15 Temmuz darbesine “halk desteği kazanmaya kalkışmamaları“ belki de bu gerçeği 17-25 Aralık sürecinde görmeleri nedeniyledir.

Dolayısıyla, Haziran İsyanı belki de çok daha erken gündeme gelecek olan bir “Gülenci Darbe“nin önünü kesmiş olabilir. Erdoğanistlerin Gülen’in Gezi’deki rolüne ilişkin ağızlarını bıçak açmamasının bir özel sebebi de bu olabilir.

Erdoğanistler, Gülencilerin kadrolaşmak için yaptıkları ve zamanında bizler sorguladığımızda ne hainliğimizi, ne bozgunculuğumuzu, ne paranoyaklığımızı bırakmadıkları hilebazlıkları şimdi “açığa çıkartmakta“ pek cevvaller. ÖSYM’den KPSS’ye, Askeri okul sınavlarına kadar her yerde Gülencilerin yaptıkları hileler bire bin katılarak ballandıra ballandıra anlatılıyor, tutuklamalar gırla gidiyor. Gülen cemaati, devleti ele geçirmek için ihtiyaç duyduğu bütün stratejik kurumlara sızmışlar ve buralarda en vicdansızca hileleri, haksızlıkları, usulsüzlükleri yapmaktan kaçınmamışlar. Ama bir stratejik kurum var ki, ülkenin bütün stratejik kurumlarına “sızan“ cemaat, kapısından bile geçmemiş ve bu kurumun yetki alanında herhangi bir usulsüzlük yapmamış görünüyor: Yüksek Seçim Kurulu!

Yargının bütün kurumlarına sızan; Yargıtay’ın üçte ikisini, Danıştay’ın yarısını, hakim ve savcı kadrolarının üçte birini ele geçiren Cemaat, YSK’yı elinin tersiyle kenara itmiş sanki. Cemaat için yargı süreçleri ve sonuçları önemli ama seçim sonuçları önemli değil belli ki!

Kainat İmamı’nın 2010 referandumundaki “mezardakilere bile ‘evet’ oyu verdirmeli“ sözleri ortada dururken; “Ankara’nın yarısını Gülen’e peşkeş çeken“, her güç durumunda ihtiyaç duyduğu şantaj malzemeleriyle cemaati imdada çağıran Gökçek’in 2014 Mart seçimlerini hileyle kazandığı bilinirken, Gülen Cemaatinin YSK’ya “sızmadığı“ düşünülebilir mi? 

Erdoğanizmin YSK’ya dokunmaması basitçe “ucu kendisine dokunacağı için“ yapılan bir “istisna“ mı yoksa Erdoğan ile Gülen arasında (Fidan olayından sonra kurulan) “müzakere masası“ hala ayakta mı duruyor? 15 Temmuz darbesinin ve içinde bulunduğumuz siyasi sürecin “mantıksızlıkları“, aralanamayan “sır perdeleri“nin bunlarla bir ilişkisi var mı?