Londra'daki İngiliz hükümetinin işgal ettiği ve yönettiği bir İrlanda'nın başkenti olan Dublin şehrinde Paskalya Ayaklanması'nın meydana gelmesi üzerinden tam olarak yüz yıl geçti. 

Birinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılı sonrası ve 1917 Rus Devrimi'nden bir yıl önce gelen sosyalistler ve cumhuriyetçiler liderliğindeki isyan, tarihin ilk işçi cumhuriyetinin kurulmasının habercisiydi. 1916 İrlanda İsyanı, Bolşevikler önderliğindeki oldukça önemli tarihsel olayın müjdeleyicisi olarak görülür. Paskalya Ayaklanması, liderlerinin vatana ihanetten idam edilmesi ile başarısızlığa uğradı.  

Ayaklanmaya katılanlar yaşları, meslek ve sosyal çevreleri açısından oldukça farklı bir insan grubundan geliyordu. Yaşları 25 ile 58 arasında değişen bu kişilerin meslekleri de okul müdürü, tütüncü, şair, demiryolu memuru, üniversite öğretim görevlisi, yazman, resim öğretmeni, ipek dokuyucusu, belediye memuru, çiftçi, sendika aktivisti, muhasebeci, kimyager katibi ve gazete yöneticisi dahil birçok farklı alandandı. 

Ayaklanmanın liderlerinden ikisi İrlanda dışında doğmuştu; bunlar İngiltere'nin Wight Adası'nda bir İngiliz Ordusu kışlasında doğan Thomas Clarke ve İskoçya'nın başkenti Edinburgh'daki İrlandalı gettosunda doğan James Connolly idi. Kimileri karma uluslar ve dini kimliklerden geliyordu. Örneğin Patrick ve Willie Pearse bir İngiliz taş yontucusunun oğullarıydı, Thomas MacDonagh'ın annesi İngiliz ebevynlerin kızıydı, Roger Casement bir Protestan olarak yetiştirildi, fakat annesi tarafından gizlice Katolik olarak vaftiz edildi ve John MacBride bir Ulster-İskoç Protestanı'nın oğluydu. Diğerlerinin mücadele verdikleri İngiliz emperyalizmi ile yakın bağları vardı. Örneğin Michael Mallin ve Connolly İngiliz ordusunda eski askerlerdi, Éamonn Ceannt İrlanda Kraliyet Teşkilatı'nda polis memuru olan bir babanın oğluydu ve Sir Roger Casement Kongo ve Peru'da kauçuk ticaretinde köle emeği kullanımını açığa çıkardığı dönemde İngiliz konsolosu olarak görev yaptığı hizmetler için 'sir' unvanıyla ödüllendirildi. 

Tesadüfen sadece birkaç yüz erkek ve kadın olarak sayılan İrlandalı isyancıların motivasyonları esas itibariyle anti-emperyalist ve milliyetçi idi. Küçük uluslarını özgürleştirme ve halklarını yabancı bir gücün yönetiminden kurtarmayı amaçladılar. Yüzyıllar boyunca İrlanda halkının katlandığı tüm ana hastalıklar ve acı çekmelerden, İngiliz egemenliği sorumlu tutuldu.

Westminster egemenliğine karşı ortak bir kararlılıkla birleşmiş olmanın dışında, gelecekte bağımsız bir İrlanda'da görmek istedikleri toplum biçimi gibi farklı fikirlere sahiptiler. 

Diğerleri Roma Katolik Kilisesi'nin toplum üzerindeki hakimiyetini icra edebileceği ve İrlandalı egemen sınıfın, kendi İrlandalı köylüleri üzerinde söz sahibi olabileceği ahlaki bir ütopya görmek isterken; Marksist devrimci James Connolly gibi Paskalya Ayaklanması'nın başlıca liderlerinden bazıları halk demokrasisinin iktidarın dizginlerini eline alacağı bir işçi, sosyalist cumhuriyeti kurmayı amaçladılar. Onların 24 Nisan 1916 tarihindeki Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti beyanı başarısızlığa uğradı, fakat halkın gelecekteki kurtuluşu için belirleyici derecede önemli bir siyasi jestti.  Paskalya Ayaklanması sonrasında altı erkek idam edildi. Onbeşi ateş mangası tarafından vurularak öldürüldü, biri de asıldı.


İngiliz ezenlerinden, kendilerini ayırma yöntemi

İrlanda, İngiltere'nin ilk kolonisi olmuştur. İngiltere için doğal kaynaklara sahip küçük bir ülke oldu ve öyle kalmaya devam etmektedir. Mazlum bir ulus olarak İrlandalılar, peşpeşe İngiliz hükümetleri tarafından baskıya uğradılar, 1648'den 1660'a kadarki sözde devrimci cumhuriyetçi Oliver Cromwell yönetimi dahi, İrlandalılar ve İrlanda konularında baskıcıydı.  

Sert ceza kanunları, 17. yüzyılın sonundan 18. yüzyılın ilk yarısına kadar iddia edilen Katolik komplolara karşı mücadele bahanesiyle, İngiliz hükümeti tarafından onlarca yıl boyunca İrlandalı nüfusa uygulandı. Ceza Kanunu yerli İrlandalı nüfusu en temel medeni ve siyasi haklarından yoksun bırakmıştır. Kanun, Katolik nüfusun çoğunluğunun miras hakkını, varlık edinimini ve elden çıkarılmasını sınırlandırdı ve küçük suçlar için varlıklara el konması uygulamasını getirdi. 

Ülke çapında İngiltere'nin idari egemenliğine rağmen, Ceza Kanunu, hala arazinin çoğunun sahibi olan İrlandalı'nın varlığının kamulaştırılması (gaspı) için bir araç olarak kullanıldı. Kanun, Katolik köylüleri İngiliz mülk sahiplerine daha fazla bağımlı hale getirmeye zorlayan aleyhte kiralama şartları oluşturdu.

Katolik okullar üzerindeki yasak, Katolik rahiplere verilen acımasız cezalar ve diğer önlemler basitçe Roma Katolik dininin zayıflatılmasından ziyade, İrlanda ulusal geleneklerinin kökünü kazımayı amaçlamaktaydı. Gerçekte, Katolik inancına böyle bağlı kalmaları, İrlanda halkının katlanmak zorunda olduğu baskının bir sonucuydu. Din, direniş ve her ne pahasına olursa olsun korumak istedikleri ulusal kimliklerinin korunması ile ilişkili hale geldi. Katolik dini, İrlandalıların VIII. Henry, I. Elizabeth ve Cromwell zamanından beri Protestanlığı seçmiş İngiliz ezenlerinden, kendilerini ayırmalarını farkındalığını yaratmıştır. 

İlahi hak ile yönettiğini düşünen Kral I. Charles'in baskıcı monarşisinin devrilmesindeki cesur rolü nedeniyle Cumhuriyetçi Oliver Cromwell İngiltere'de geniş çapta bir kurtarıcı olarak beğeni topladı. Cromwell, kraliyetin modern tarihte yasayla devrilmesinin bu ilk bu örneğini gerçekleştirerek, bir tiran olan Charles'in yasal yollarla idam edilmesini sağladı. İrlandalıların bakış açısına göre ise Cromwell, kralı yenilgiye uğratması ardından İrlanda'yı işgal etmiş bir zalim olarak kabul edilir. Cromwell müdahale etti, çünkü İrlandalılar hala aktif şekilde cumhuriyete karşı monarşiyi destekliyordu ve monarşinin kaba gücünü restore etmek için yeni İngilizce Milletler Topluluğu'na bir saldırı başlatmada bir temel sağlamaları mümkündü. Westminster'da sorumlu her kim olursa olsun, tarihte bu olay yalnızca sıradan İrlanda halkının daha fazla acı çekmesi ve baskıya uğramasına yol açtı.

Katolikler resmi olarak 1727 yılında geçirilen Seçim Yönetmeliği Yasası ile oy kullanma haklarından mahrum edildi. İrlandalı Katolikler, 17. yüzyılın sonundan itibaren milletvekillerinin Katolik doktrini tanımamasının da dahil edildiği bir yeminle girişin mecbur kılındığı Meclis'e seçilme hakkından memnun kalmamışlardı. Bu mezhepçi kısıtlama ancak 1829 yılında kaldırıldı.

İrlanda'da oy hakkı 1793 yılında İngiltere tarafından çoğunluğu Katolik olan nüfusa yönelik yeniden gözden geçirildi; bunun nedeni çoğunlukla İngiliz mülk sahiplerinin rüşvet ve tehdit yoluyla Katolik kiracıları etkileyerek kendi tercih ettikleri adaylara oy vermesini sağlamalarındandı. 


The Great Famine

1846-47 tarihlerinde ciddi şekilde patates ürününü yok eden bitki hastalığının sebep olduğu 19. yüzyılın ortalarındaki korkunç kıtlık,  kitlesel açlık ve bir milyondan fazla ve büyük çoğunluğu yoksul ve fena halde ezilmiş köylü olan halkın, ölümüne yol açtı. Kıtlık, uzun vadeli sosyal sıkıntı ve oldukça tehlikeli ekonomik durumlara neden oldu. Bir buçuk milyon işçiyi yurt dışında daha iyi bir yaşam arayışı içinde ülkeyi terk etmeğe zorladı. Gerçekte, sadece hayatta kalmak için başlangıçta yurtlarını terkettiler. 

İnsanların "Zümrüt Adası"nı terketme eğilimi bir daha az yoğun ölçekte de olsa bugüne kadar sürdü. Birçok İrlandalı işçi İngiltere'ye geldi ve Londra ve Manchester gibi ülkenin en büyük şehirlerine yerleşti. İrlanda halkı, yol ve demiryolları inşaatı gibi çok az ödenen ve en kötü koşullara sahip işleri alma eğilimindeydi ve onların hızlı bir şekilde yayılması Britanya'nın şu anda yaşadığı dinamik ekonomik büyümenin tipik bir özelliğidir. İrlandalı işçilerin kendi vatanlarına baskı uygulayan bir ülkenin refahına bu denli önemli bir katkıda bulunması, derinlemesine ironiktir. Birçok İrlandalı göçmen, popüler medya tarafından başlatılan kin dolu anti-İrlandalı kampanyalar etkilenmiş ev sahibi topluluğun üyelerinin ayrımcılığına maruz kaldı. 19. ve 20. yüzyılın basınında savunmasız İrlandalı erkeklerin ve kadınların aşağılayıcı şekilde damgalanması, günümüz medya virülansı tarafından dile getirilen mültecilere yönelik kin ile benzerlik gösteriyor. Popüler İngiliz kültüründe İrlandalılara karşı ırkçılığın kabul edilemez hale gelmesi bir asırdan fazla sürdü. Gerçekte sadece son 20 ya da az yıldır İrlandalılara yönelik şakalar, geçmişte kalmış bir şey haline geldi. Masum bir eğlencenin çok ötesinde İrlandalılara yönelik onların alışkanlıkları, görünüm ve zekaları ile ilgili çirkin kalıplar kullanarak tatsiz şakalar yapıldı. Neyse ki, bu espriler bugün neredeyse duyulmuyor.

Ülkeyi terk etmek zorunda kalan 1,8 milyon kişiyi gören modern İrlanda bu kıtlık, açlık ve kitlesel göç arka planına karşı kuruldu.

Ülkenin İngiltere ile ilişkilerinin tarihi, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar devamlı bir çatışma ve direniş olmuştur.

Fransız Devrimi, İrlandalıların İngiliz egemenliğine yönelik tutumu üzerinde oldukça büyük bir etki yaratmıştır ve Paris'teki olaylar 1798 yılında çoğunlukla Protestanlar tarafından yürütülen İrlanda'da geçici bir cumhuriyetçi yükselişe esin olmuştur. Bu ayaklanma, bir ulusal kurtuluş hareketinin büyümesi ve 18. yüzyılın sonunda Amerikan ve yanı sıra Fransız burjuva devrimlerinin etkisinin yarattığı İrlanda'da ulusal duyguların yükselişinin sonucuydu. 1791 yılında ''Birleşmiş İrlandalılar'' olarak bilinen bir yurtsever topluluk kuran Wolfe Tone ve Edward Fitzgerald gibi İrlandalı liberal devrimciler tarafından yürütüldü. 19. yüzyılda The Fenians'ı ve 20. yüzyılda Sinn Fein'ı destekleyen aktivistlerin çoğunluğunun aksine isyancıların Katolik dininden olmaması oldukça önemlidir. 

Birleşik İrlandalılar, Kuzey İrlanda'da Ulster şehrinin o zamanki baş kasabası olan ve hala öyle olan Belfast'ta kuruldu.

İsyancılar amaçlarını bağımsız bir İrlandalılar cumhuriyeti için mücadele etmek olarak ilan ettiler. Topluluğun önemli liderlerinin çoğu hükümetin casusları tarafından yakından takibe alındı ve planlanan ayaklanma arifesinde tutuklandılar. Ayaklanma 23 Mayıs'ta patlak verdi ve 17 Haziran 1798 tarihine kadar sürdü. Güney-Doğu ve Kuzey İrlanda'daki bir dizi ilçede büyüdü ve belirgin olarak County Wexford'da güçlüydü. Direnişçilerin çoğunluğu köylüler ve kent yoksulları idi. Ağustos ve Eylül 1798 tarihlerinde, bir Fransız gücünün İrlandalı yurtseverlere destek amacıyla varması ardından, ayaklanma Connaught'taki çok sayıda yere yayıldı. İngiliz yetkililer tüm liderleri idam edilen isyancılara karşı vahşi misillemeler başlattılar. Anglo-İrlandalılar Birliği Yasası 1801 yılında kabul edildi.

Ulster acımasız bir şekilde İngiltere tarafından kolonileştirildi ve insanlarının çok sıkı şekilde 'Bir İngilizden de İngiliz' olduğu söylenen şehir günümüze kadar böyle kalmıştır. Birlikçiler son derece yurtsever olduklarını iddia ederler ve her defasında  kendilerini Union Jack içinde tutarlar. Good Friday Anlaşması'na kadar Ulster sakinleri, yoksul Katolik İrlandalı nüfus üzerinden birçok ayrıcalığın tadını çıkardılar.

İrlanda adasının maruz kaldığı yüzyıllar süren trajik baskı ve direniş tarihi dikkate alınmadan, Kuzey İrlanda'da 1960'ların sonlarındaki şiddet patlaması gerçekten anlaşılamaz.

Ülkenin trajik tarihi, melankolik halk müziğine damgasını vuran duygulu şarkı söyleme, ağlamaklı dizeler ve nefesli çalgılar ile kültüre ciddi şekilde yansımakta. İngiliz ve İrlandalılar arasındaki rekabete rağmen, İrlanda kökenli sanatçı ve yazarların İngiliz kültürünün şekillenmesinde büyük bir etkisi olduğundan bahsedilmelidir. George Bernard Shaw, Oscar Wilde, Seamus Heaney, Tom Paulin, Sean O’Casey, W.B. Yeats, James Joyce, Samuel Beckett ve daha çok sayıda niceleri anılmalıdır. İngiliz pazarındaki İrlandalılar yazar ve sanatçıların başarısı, İrlandalı ve İngilizler arasındaki yakınlığın bir ölçüsüdür. Dublin ve Londra'da iki devlet ve Belfast'taki genç devletin politikaları ne olursa olsun, bu iki halk arasındaki mevcut ve gelecekteki uzlaşma umutlu sembolüdür.


Good Friday (Hayırlı Cuma Anlaşması)

Good Friday Anlaşması'nı takiben Kuzey İrlanda'da bir barış anlaşmasının yapılması büyük ölçüde başarılı olmuştur. On yıllar boyunca gerçekleşen cinayetler sonrası  şiddeti ve İrlandalıların sadece İrlandalı oldukları için kriminalize edildikleri sırada, uygulanan baskıcı politikaları siyasetin dışına itti. Sıradan İrlandalı halka karşı önyargı, 1980'li ve 1990'lı yıllarda silahlı mücadele yürüten IRA tarafından İngiliz ana akım terör kampanyasını başlatmaya karar verdiklerinde körüklendi. Bunlar Manchester, Londra ve Brighton'da yüksek profilli terörist saldırılar ve bombalamalardı. Margaret Thatcher Başbakan iken İngiliz Muhafazakar Partisi'ni hedef alan Brighton otel bombalaması bunlara bir örnektir. Beş kişinin ölümüne ve 30'dan fazla kişinin yaralanmasına yol açan 1984 yılındaki Brighton Grand Hotel'in bombalanması, sivil hakları erozyona uğratan daha baskıcı yasaların tanıtılmasını bir bahane olarak kullandı.

Nihayetinde 1998 yılı Nisan ayında Good Friday Anlaşması'nın imzalanması ve aynı yılın Mayıs ayında bir halk referandumu ile kabul edilmesi ile başarılı olan müzakerelerin başlamasına kadar baskı hakim şekilde kalacaktı. Anlaşma, Kuzey İrlanda barış sürecinde önemli bir siyasi dönüm noktası oldu ve resmi olarak 30 yıllık silahlı çatışma sona erdi. Kuzey İrlanda'nın mevcut devralınan hükümet sistemi, bu anlaşmaya dayanmaktadır ve ayrıca Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti ve yine İrlanda Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık arasında bir dizi kurumları ortaya çıkarmıştır. 

Anlaşma, her ikisi de 10 Nisan 1998 tarihinde, Good Friday gününde Belfast'ta üzerinde anlaşılan birbiriyle ilişkili iki belgeden oluşmaktaydı. Bunlar biri Kuzey İrlanda'nın çoğu siyasi partilerinin çok partili bir anlaşması idi, diğeri de İngiltere ve İrlanda hükümetleri arasında bir uluslararası anlaşma (İngiliz-İrlandalı Anlaşması).

Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bu yana, Sinn Fein de dahil olmak üzere öncü bir rol oynayan İngiliz yanlısı Birlikçiler ve milliyetçi siyasi partiler arasındaki güç paylaşımı ile barış büyük oranda hakim oldu. Kalıcı bir barış yaratmadaki başarısı sonucunda, Kuzey İrlanda deneyimi başkaları için örnek alınacak bir model haline gelmiştir. Türkler ve Kürtler arasındaki uzlaşmayı inşa etmek için elbette İrlanda'dan dersler çıkarılabilir ve Türk-Kürt konteksinde uygulanabilir. Erdoğan ve AKP bunun gerçekleşmesi için hazır olmayabilir, fakat Abdullah Öcalan tarafından liderliği yapılan Kürt tarafı yıllardır böyle bir çözüm için çağrıda bulunuyor.


* İskoçyalı tarihçi ve Sosyalist Tarih Toplumu Örgütü Sekreteri

*Çeviri: Suna Alan