
Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile beraber Avrupa devletlerinin Avrupa Birliği’ni ekonomik bir topluluktan siyasal ve sosyal bütünleşmesini hızlandıran bir topluluğa doğru evriltmesi, ulus-devletler çağına ilişkin tartışmaları alevlendirmekteydi. Bu dönemde, ulus devletler çağının nasyonalizmin (ulusçuluk) çökmesine eşlik ettiği tezi üzerine yoğun tartışmalar yapılmaktaydı. “Dünyanın Yerel Bankası” (HSBC Bank’ın sloganı) gibi ışıltılı sloganlar üretilmeye başlanmış, dünyanın düz olduğuna dair iddialar tartışma argümanları olarak ortalığa saçılmıştı. Neoliberal politikaların gücünü her geçen gün tahkim ettiği, postmodern çağın tam anlamıyla kurumsallaştığı iddialarına, modern çağa dair kurumsallaşmaların da geçmişe ait kalıntılar olmaya başladığı tezleri eşlik etmekteydi. Birçok şirketin maddi anlamda çok sayıda devletten daha geniş nüfuz alanlarına sahip olduğu, ulus üstü işleyen sivil toplum kuruluşlarının geniş ağlarla, ulus devletlere ait sınırların deyim yerindeyse “fiyakasını“ bozduğu iddiaları, tartışmaların diğer merkezlerinden biriydi. Fakat tüm bu tartışmalar, hegemonik ulus devlet gerçekliğinin egemen ve politik niteliklerini göz ardı ederek ilerlemekteydi. Oysaki ulus devletler, “kendilerine yeterlilik” kuralını çoğu alanda gerçekleştiremeseler bile kendi egemenlik havzalarından ve kendilerini kuran hikmet-i hükümet stratejilerinden ödün vermeme hususunda oldukça ısrarcıydı. AB’nin hızlı genişlemesi ile parlayan tartışmalar, yerini efekte edilmiş çözüm arayışlarına bıraktı ve varılan noktada ulus devletler açısından “ne senle ne de sensiz” tadında çözüm önerileri ortaya çıktı.
Üç ana kavram
Bugün gündemi nasyonal, postnasyonal ve supranasyonal (ulusal, ulus ötesi, ulus üstü) kavramları etrafında yürüyen yeni öneriler oluşturulmaktadır. Ulus devletlerin kendine yetebilmelerine dair kuralları içeriden siyasi, ekonomik ve sosyal zorlanmalara, dışarıdan ise iktisadi ve siyasi zorlanmalara maruz kalmaya başlayınca, yeni arayışların hızlanması ve egemen güçlerin politik hamleleri eş zamanlı meydana çıkmaya başladı. Bu kapsamda ulus devleti oyun dışı bırakmayacak şekilde hem ulus altı (örneğin yerel yönetimler ile ulus üstü kurumların doğrudan yatırım işbirlikleri) hem de bölgesel stratejik işbirlikleri, devletler ve uluslararası kuruluşlar arasında gelişmeye başladı. Avrupa Birliği, Şengay Beşlisi, BRICS ülkeleri, MIST ülkeleri benzeri bölgesel işbirliği arayışlarının yanı sıra günümüzde İpek Yolu’nun yeniden canlandırılması projeleri kapsamında küresel güçlerin yerel aktörlerle kurdukları ulus altı ve ulus üstü işbirlikleri ve geliştirdikleri politik hamleler de postnasyonal arayışlara örnek olarak verilebilir. Çağın ruhuna uygun olarak hareket eden nasyonallikler, postnasyonal bakış açılarıyla oluşturdukları ve supranasyonal çerçeve ve kurallar/etik üzerinden kurdukları birlikteliklerle iki temel murada ermek istemektedir: Bunlardan ilki, ulus devletin kendine yeterlilik kuralı karşısında çaresiz kalmasına çözümler üretmek; ikincisi ise yeni stratejilerle daha güçlü rasyonellikler kurmaktır. Tabii ki bir şartla: Ulus devletin kendi egemenliğine ve nasyonalliğine halel gelmemesi.
Davutoğlu neden kaybetti?
Bu girişten sonra Davutoğlu’nun siyasi mimarlığını yaptığı serüven olan “komşularla sıfır sorun” ve “küresel güç olma” fikirlerini değerlendirebiliriz. Söz konusu fikirlerin gerçekleştirilmesi için kullanılan aracın “soft power – yumuşak güç” teknikleri olduğunu da buraya not etmeliyiz. Davutoğlu öncülüğündeki “sıfır sorun” politikası kapsamında ilişkilenilen devletlerle daha çok ekonomik işbirliği ve sosyal/kültürel etkileşim merkezli söylemlerle arayışlar geliştirildi. Bu bağlamda, çok sayıda ülkeyle vize serbestisi sağlandı, ticaret hacimleri yükseldi, Afrika’ya dönük açılımlar yapıldı. Ortadoğu’nun tüm güçlerini ilgilendiren ve özelde Türkiye için kaçınılmaz olan Kürt sorununda demokratik çözümü söylemsel bazda kuran arayışlar başladı.
2012’den 2016’ya...
2012 yılında Dışişleri Bakanı’yken projesinin siyasal boyutuna ilişkin olarak Davutoğlu, şunları ifade etmekteydi: “Ulusçulukla hesaplaşma zamanı gelmiştir... Herkesin toplumsal kültürel kimliği, dili, başlı başına insanlık birikimi açısından değerlidir... Yine Kürt sorunu iki temelde ele alınabilir. Tarihin derinliğine kadar giden kadim birliktelik ve modern bir devletin eşit vatandaşları olma bilinci ve hakkı“ ifadelerini kullanmıştı. Davutoğlu’nun çerçevesini çizdiği bu proje, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasyonalliğe dayalı egemenliğine halel getirmeden, geçmişten gelen sorunları (Kürt sorunu vb.) çözmeye çalışan, bölgesel işbirlikleri aracılığıyla da küresel güç olmanın imkânlarını yaratmaya çalışan bir sunuma sahipti. Fakat Ortadoğu’da ve Türkiye’de ortaya çıkan yeni dinamikler, Davutoğlu’nun eksen kayması şeklinde açıklanamayacak, daha çok tarihi geriye doğru ittirme olarak ifade edebileceğimiz çıkışlarına sebep oldu. “Sonun başlangıcı” ifadesinin kendine yer bulduğu nadir örneklerden biri gerçekleşti.
‘Süreç’ ve Gezi’yi okuyamayınca...
Gerçekleşebilme ihtimalinden bağımsız olarak düşünürsek, Davutoğlu’nun “küresel güç” olma stratejisini güncel çözüm arayışlarının etrafında döndüğü nasyonal-postnasyonal-supranasyonal kavramları etrafında değerlendirebiliriz. Fakat özellikle dışta Arap ayaklanmaları ve Suriye iç savaşı, içte ise Gezi Direnişi ve çözüm sürecinin makro siyasi mesajlarını anlayamamak, Davutoğlu projesinin çöküş sürecini beraberinde getirdi. Bu süreçten sonra Davutoğlu, 2015 model Mercedes aracı ısrarla 90 model Ford motor ile yürütmeye çalıştı. İçte ve dışta siyaseti okuyamamak, çöküşün resmini de ortaya çıkardı.
Gezi Direnişi, analizcilerin ve politikacıların hiç beklemedikleri bir anda başladı. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken direniş kendi dinamiklerini yaratmış, taleplerini ortaya koymuştu. Kabaca ifade edersek, AKP bu direnişin demokratikleşme, özgürlük ve eşitlik taleplerini kendisine adres olarak almak yerine muhafazakar konsolidasyon tercihinde bulunup daha fazla otoriterleşme ve kapa(n)ma tercihinde bulundu. Schmittyen dost-düşman diyalektiğini merkezinde tahkim etti ve demokratik siyasetin ülke sathına egemen olması babında büyük bir fırsatı kaçırarak kendisini de orta vadede zora düşürecek politikaları seçti. Halbuki hem Türkiye iç dinamiklerinin demokratikleşme talebini karşılamak hem de Davutoğlu’nun bölgesel işbirliği projesinin supranasyonal çerçevesinde bulunan bir kuralı, yani içeride kimliklerin sosyal, siyasal ve kültürel etkileşimini gerçekleştirmek açısından önemli bir fırsat heba edilmiş oldu.
‘Tarihi geriye doğru ittirme’
Çözüm süreci, kırk yıla yakın bir süredir devlet aklı tarafından silahlı çözüme terk edilmiş Kürt sorununu demokratik siyasetin kanallarını açarak çözme arayışıydı. Bu kapsamda hem “tarihi Kürt-Türk ittifakı“ sembolizasyonu hem Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Konfederalizm tezlerinin bölgesel etkileşime yatkınlığı hem de Rojava üzerinden gelişme zemini olan yaşamsallaştırma fırsatlarının bulunması, bu süreci olabildiğince değerli ve biricik hale getiren çeşitli imkanlar yaratmaktaydı. Çözüm sürecinde önemli mesafeler de kat edilmişti. Bu sürecin en önemli neticelerinden biri olan Dolmabahçe Mutabakatı‘ndaki maddeler, tam da siyasal projelere imkan sunan çerçeve metin olarak belirmişti. Fakat Erdoğan’ın mutabakatı yok sayan açıklamalarına ilişkin Davutoğlu hükümetinin (Arınç’ın cılız çıkışı dışında) onaylayıcı tavrı bir imkanı daha kaçırırken, Erdoğan’ın yeni ittifakları ve siyasal yörüngesi Davutoğlu’na karşı gücünü de tahkim etmekteydi. 7 Haziran 2015 sonrası ortaya çıkan siyasal aritmetiğin bir koalisyon hükümetine dönüştürülmemesi de Erdoğan’a ab-ı hayat sunmaktaydı. Gezi Direnişi ve çözüm sürecinin akıbeti böyle neticelenirken Arap ayaklanmaları ve Suriye iç savaşı ile birlikte Davutoğlu projesinin “tarihi geriye doğru ittirme” şekline büründüğü en somut örnekler ortaya çıkmaya başladı.
Abdülhamit’in ruhu yenildi
Nasyonal-postnasyonal ve supranasyonal kavramları etrafında dönen tartışmalarda çerçeve ve kural kısmı olan supranasyonalliğin, Davutoğlu hülyasında Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma ve bir tarz klasik Osmanlı sömürgeciliğine yeniden dönme şeklinde belirmesi, bu hazin sonun en acıklı tınısı oldu. Postmodern anlayışla uyum potansiyeli bulunan bir projenin 20. yüzyıla ait Abdulhamit’in aşırı kuşkucu psikopatolojisi ile yönetilmeye çalışılması, içten sonra dışta da çöküşü kaçınılmaz kıldı. Arap ayaklanmaları ve Suriye iç savaşından sonra bölgesel işbirliklerini “soft power” teknikleriyle inşa etmenin zor olduğu gerçekliğinden kabulle, bu kaos durumunda yeni bir sömürgeci alan oluşturmaya çalışmak ve tüm enerjiyi buraya hapsetmek büyük bir mağlubiyeti getirdi.
AB manevrası da kurtarmadı
Erdoğan’ın hamleleri neticesinde yapılan 1 Kasım seçimlerinden sonra Davutoğlu, kendi “bölgesel işbirlikleri ve küresel güç olma” stratejisi için gerekli zeminin bulunmadığını anlamış olacak ki, halihazırda bulunan bir projeye (AB) eklemlenme tercihine hız verdi. Fakat bu eklemlenme süreci meyve vermeye başladığı gün Davutoğlu, Erdoğan tarafından istifaya zorlandı. Davutoğlu, çerçevesini kendisinin kurduğu siyasal projeyi geliştiremediği, yeniden kurup güncelleyemediği ve daha da önemlisi cesaretle siyasetini yapamadığı için Erdoğan’a karşı kaybetti.
Erdoğan’ın ‘tek adamlığı’ için...
Fikirler dünyasında herhangi bir siyasal fikrin yeni formlarıyla beraber geri dönmeyeceğinin garantisinin olmadığını not ederek, Erdoğan’ın hangi noktada durduğuna da bakmakta yarar var. Erdoğan, özellikle 2015 yılı ile birlikte ulusçuluğu yeniden tahkim etmeye, nasyonalin sınırları içerisinde kalmaya ve ablukalardaki “yeniden fethetme” mantığına dayalı olarak Türkçülüğü esas kılmaya çalıştı. (Burada kritik noktalardan biri yeni iktidar ortağı Ergenekoncuların katkısı/etkisidir) Bölgesel vizyonunu ise İran örneğinde olduğu gibi anti-Kürt ittifakları üzerine kurmaya çalışmaktadır.
Neticede Davutoğlu, çağın ruhuna uygun olarak (başarı olasılığı ve doğruluğundan bağımsız olarak) inşa ettiği bölgesel işbirliği projesine ilk olarak içte Kürt sorununun Erdoğan tarafından savaşa terk edilmesine ve dışta Ortadoğu merkezli gelişmelere cevap olamayarak, sonrasında ise bu projeyi klasik Osmanlı sömürgeciliğine transfigüre ederek büyük bir yenilgi yaşadı. Erdoğan ise politik stratejisinde ulusçuluğu yeni ortakları ile birlikte tahkim ederek Davutoğlu’na hem iflas eden politikalarının bedelini ödetti hem de kendi tek adamlık tahakkümü karşısında açığa çıkma potansiyeli olan bir direniş noktasını yok etmeye çalıştı.
HASAN KILIÇ / HDP Meclis Grubu Danışmanı; Ankara Üniversitesi Sosyoloji