LALEŞ RÊNAS / BEHDÎNAN
Bizi Binarê Qendîl’de bir eve götüren Canşer, bu evde iki kardeşin yaşadığını söylüyor.
Bahçe kapısını aralamadan önce tavuklar, kediler ve koyunlar karşılıyor bizi. Bahçede kırmızı, sarı, beyaz her renkten çiçek var. Saliseler sonra karşımıza kollarını açarak bize doğru gelen bir anne. Örükleri o kadar uzun ki kafasına bağladığı uzun tülbendin (Güney halkı desmal diyor buna) altından sarkmış. Bize sarılıyor ve adet olduğu üzere üçer kere yanaklarımızdan öpüyor içtenlikle. Yıllardır çocuğunun yolunu gözleyen bir ana gibi… Bizi odada oturtur oturtmaz hemen yanda bulunan mutfakta çay demlemeye koşuyor.
Ardından ondan daha yaşlı olan Osman amca dalıyor içeriye. “Asya, xwarineke xweş çêke” diye seslenmesiyle adını da öğrenmiş oluyorum. Yemeğe yardım bahanesiyle yanına gidiyorum.
Aklın ve yüreğin sınırları yok. Dolapta bulunan her şeyi sofraya serdikçe ben tekrar yerine koyuyorum. Büyük devrimci İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı Ali Haydar’a söyledikleri aklıma geliyor. “Köy halkı çok merttir, varını yoğunu sofraya koyar, sakın çok yemeyin.”
Çok sade bir Kürtçesi var. Hikayesini dinliyorum. Mûsil’da büyümüş. DAİŞ’in saldırmasıyla buralara kadar sürüklenmiş. Ondan önce de hep sürgün hayatı yaşamış. Savaş nedeniyle Bakur’a savrulmuşlar, bir yerlerine dönmüşler. “İnsanların eli gökyüzünü tellerle çizmeye yetmemiş, topraklarımızı bölmüş. Ama gerilla bitirecek bu zulmü, birleştirecek bizi” diyor. Gerilladan söz edince gözlerine bir ışık yayılıyor. “Kürdistan huzura kavuşsun, gönlüm de huzura kavuşur” diyor. Zafere olan inancını diri tutuyor.