20. yüzyılın son çeyreğinde düzenden kopuşu ifade eden ulus olma bilincinin etkisiyle, Kürtler de kendi tarihsel değerlerine sahip çıkma ve bunları tarihin tozlu raflarından çıkarma çabası içine girdiler. Ehmedê Xanî, Melayê Cizirî, Şerefxan, Evdalê Zeynikê gibi şair ve alimlarinin eserleri bir bir gün yüzüne çıkarılmaya başlandı. Hatta bazılarına anıt mezarlar yapıldı. Bu çalışmalar, varlık nedemiz olan tarihsel ve kültürel değerlerimize sahiplenmek ve gelecek nesillere ‘bizim de bir değerler silsilemiz var’ demek açısından anılmaya değerdir.
Şu var ki, yanıbaşımızda nice kaynaklar dururken; görmediğimiz, sesini duymadığımız, hikayeleriyle büyüdüğümüz şahsiyetlerin peşine verir, efsaneleştirir ve onlara öykünürüz. Bu eğilim, bizi etrafımızda olup bitenden bihaber etmese de, yaşadığımız çağda ilgi alanımızı oluşturmada bire bir rol oynamaktadır. Geçmişe olan bu merak, belki de insanın doğasıyla örtüşen bir tandans olsa gerek. Bu çerçevede yapılan her çalışma hiç şüphesiz değerlidir. Acı olan; değer yaratma ve onu yaşatma adına mücadele verirken, canlı tarih diyebileceğimiz şahsiyetleri de bir bir yitirirken onlara kayıtsız kalmaktır.
Kürt sözlü edebiyatına katkısı olan bütün sanatçılar bu saptamamızdan nasibini almıştır.
Ayşe Şan’ın Kuzey Kürdistan’dan Almanya’ya, İstanbul’dan Bağdat’a uzanan ve İzmir’de hazan bir sonla biten yaşamından geriye kalan bir röportaj bile yok.
Evdalê Zeynikê’den sonra dengbêjliğinde olduğu kadar, şairane yorumu ve Kürt destanlarının en iyi anlatıcısı ve yorumcusu Reso’nun doğum tarihi bile belli değil. Şakıro’nun kılamları hariç, sadece bir Ahmet Aras röportajı dışında bir kaydı yok. Daha bir kaç yıl öncesine kadar beş bin kılamı repertuvarında barındıran Karapetê Xaco’nun, bildiğimiz Ağrı dağını gören yürüyüşü ve yanılmıyorsan Mehmet Aktaş’ın bir çalışması dışında görüntülü kaydı bulunmamaktadır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Oysa ismini andığımız şahsiyetlerin bir çoğu 15-20 yıl öncesine kadar hayatta, ulaşılır ve yanıbaşımızdaydılar. Belki de topluma küsmüş bir şekilde ölümü bekliyorlardı. Onlar, bugünkü kuşak için birer idol oldular, ama bizim idolümüz onlar değildi. Çünkü onların döneminde biz yine onları görmüyor, diğer efsaneleşmiş kişilikler üzerine kafa yoruyorduk. Ulaşılmaz olan daha çekici geliyordu çünkü..
Bütün anlattıklarımız, aslında sadece küçük bir bellek tazelemeden ibaretti. Sadece ve sadece şuan yanıbaşımızda öldüğünde ‘vah! hergün ulaşabileceğimiz bir derya vardı faydalanmadık’ diye yakınmayalım diyeydi. Bizden sonraki kuşağa idol olan, neden bizim de olmasın. Yitirmeden değer bilinmez mi acaba?
O zaman, gelin bügün, bütün sıraladığımız değerleri bünyesinde fazlasıyla barındıran Egidê Cimo’ya sahip çıkalım. O yaşıyor, Erivan’ın uzak köylerinden birinde. İki gün önce telefonla görüştüğümde ‘üşüyorum Bülentcan ama idare ediyorum’ diyordu. Mîre Bilurê, Apê Egit diye anılan Cimo , Kürtlerin en zengin müzik arşivi olan Erivan Radyosun’un canlı şahididir.
Şeroyê Biro ve diğer bütün dengbêjlerle bilur çaldı. Aslika Kadir’i Kürt müziğine kazandırdı. Delîl Dilanar’a balabanı o öğretti. Kendisiyle ilk olarak 2009 yılında görüştüğümde sempatisi, sanata ve insana olan saygısından hayranlığımı gizleyememiştim.
Apê Egit’i sonraki yazılarımda ele alıp ondan aldığım enerjiyi sizlerle daha detaylı paylaşacağım.
Hatırlamak ve yanıbaşımızdaki ender yetişen değerleri anmak adına küçük bir sitemdi bizimki. Değerler yitirilmeden...