Herkesin ömrünün bir deminde aldığı ve unutamadığı yanlış kararları olmuştur. Bazıları ise tek bir doğru karar bile alamadan tüketiyor ömrünü. Önemli olan sağlamasını yapabilmektir kararın. Amacı net olanın yolu aydınlıktır ne de olsa...

Alınan karar ne denli kötü ve kararı belirleyen etkenler ne olursa olsun (zorla, ikna olmadan, mecburiyetten, isteyerek, az bilgiyle, aşırı güvenle; fark etmez) karar kişiye aittir. 

Aldığımız kararların yanıltıcı, yanlış, eksik veya hiç yerinde olmaması gayet mümkündür. Böyledir diye kararımızdan vazgeçmek ya da görmezden gelmek gibi bir seçeneğimiz de yoktur. 

Bir şekilde, bir şeyden etkilenerek, bir şeyler bekleyerek aldık o kararı. O yüzden aldığımız kararların olumlu, olumsuz tüm sonuçlarından da biz sorumluyuz.

Ama çoğumuz aldığımız kararların yanlış sonuçlarıyla karşılaştığımızda o kararı alan kendimize çok yöneliyoruz; eleştiriyor, kızıyor, içerleniyor ve hatta çoğu zaman lanetliyoruz. Bu olumsuz yaklaşımın kendisi çoğuna "özeleştiri” gibi görünür

Ama aslında öyle değildir.

Ders çıkartma odaklı; kararın alındığı zaman ve yeri, kararı verdirten koşul ve mantığı çözümlemek yerine "ben nasıl böyle bir karar alırım ya” gibi saçma sapan bir refleksle sorgularız kendimizi. Bu da aslında direkt kendi elimizle, benliğimize yönelttiğimiz bir saldırıdır. 

Kendi elimizle başlarız yaralamaya kendimizi.

Bunun bir sonucu olarak alacağımız olası yeni kararlara karşı şüpheci, kuruntulu, güvensiz yaklaşırız. Çoğumuz aldığımız kararı değiştirmek bir yana, karar alma iradesinden yoksun hissederiz kendimizi.

Kendimizi yeriyor, lanetliyoruz; hatalarımızdan doğru sonuç çıkartmıyor ve yeni kararlarımızı alış süreç ve mantığını doğru belirleyemediğimiz için yeniden aynı hataya düşme ihtimalimizi arttırıyoruz.

Oysa en zor koşul ve şartlarda, en büyük duygusal ve psikolojik etkilenmeler altında bile karar alabilmeli insan. Geçmişte yaptığı yanlış tercihleri düzeltebilme şansını tanımalı kendine. Kararsızlığı tercih olarak sunanlara karşı bir ses olabilmeli.

...

Şüphesiz bir referandum yazısı bu. Hepimizin kaygılandığı, olumsuz sonlanmaması için el birliği içinde çalıştığımız referandum ilk gündeme girdiğinde düştüğüm bir yanlışlığın özeleştirisi aynı zamanda. 

Referandumda ne yapmalıyız sorusunu kendime ilk sorduğumda hiç düşünmeden boykot demiştim. Devletin vahşi, katliamcı uygulamaları, Cizre’den Sur’a uzanan yıkım ve talan politikaları, Kürde yaşam şansı tanımayan, ırkçı, gerici zihniyet ve yaklaşımlarına karşı kopuşu en uygun yöntem olarak benimsemiştim. Duygularım, derinlerde gizli bir yanım halen bu düşüncelerle dolu olsa da doğru olanın bu olmadığının da bilincindeyim. 

Hep burada kaybettik zaten Kürtler olarak. Cenk meydanlarında kahramanlaşan gençlerimizin emeklerine yaraşır bir duruşu sergilemek yerine yapamadıklarımızın biriktirdiği öfke patlamaları ve bunun yarattığı politik duruşla düşmanın üzerinde rahatlıkla at koşturabildiği genişçe bir alan yarattık tarih boyunca. 

Oysa cenk meydanındaki maharetli, çalışkan, üretken, yaratıcı, korkusuz gençler gibi olmalı siyaset meydanında da. Düşmanın üzerinde ustalaştığı alanda bile artık Kürtler olarak varız ve daha güçlü pratik sahibiyiz. Siyaset ve diplomasi alanında en büyük ustalığımız ise Rojava Devrim pratiği. 

Ortadoğu gibi karmaşa ve savaşın hakim kılındığı bir coğrafyada, dört tarafı düşmanlarla kuşatılmış, tecrit edilmiş, ambargo altında kalan; bir avuç gencin iradi duruş ve kararlarından başka tutunacak ciddi bir kaynak olmadan başarılmış bir devrim söz konusu artık. Bir yerlere yamanma peşinde koşan işbirlikçi duruşa rağmen bugün tüm dünyanın saygı duyduğu bir bağımsız duruşa sahip olması bunun açık bir göstergesi. 

Demem o ki AKP kendini ne kadar şişirmiş olursa olsun, Evet çıkarmak için tüm devlet olanaklarını, şiddeti, baskıyı, korku iklimini kullanırsa kullansın, işbirlikçileri eliyle kitlemiz içinde kuşku ve kaygı yaratmaya çalışırsa çalışsın başarılı olamayacağını iyi biliyor. AKP iktidarının takılı kaldığı uçurum başında sert rüzgarlar esmeye başladı. 

16 Nisan günü bu fırtınanın daha da şiddetlenmesi için hepimiz HAYIR demeliyiz. HAYIR’ımızın kanatlarından çıkan küçük esinti belki de o uçurum başındaki fırtına olur.