Türk devletinin Kürt politikaları değişmemiştir. Sadece yeni koşullarda yeni biçimler alarak sürdürülmektedir. Kürtler hala bir toplum olarak görülmüyor. Bu nedenle siyasi iradesi tanınmıyor. Anadilde eğitim kabul edilmediği gibi, kamu alanında Kürtçe kullanılmaz denilerek asimilasyon ve kültürel soykırım yeni koşullarda sürdürülmek isteniyor. Sadece çok zorlandıkları dil ve kültür alanında kültürel soykırımı durdurmayacak çok sınırlı yumuşamalar yapmak zorunda kalmışlardır. Bununla siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikasına meşruiyet kazandırıp Kürtleri yok etme amacını gerçekleştirmeyi hedeflemektedirler.
Başbakan’ın sık sık tek tek demesi temel politikanın değişmediğini göstermektedir. Kürt halkının temel demokratik talepleri karşılanmadığı halde içişleri bakanının “ben bir sorun göremiyorum” demesi, Türk devletinin politika değiştirmediğinin en somut kanıtıdır. “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” diyenler sorunu nasıl ele aldıklarını itiraf etmiştir. Başbakan’ın 10 Kasım konuşmasında Kürt sorununu eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ gibi gördüğünü tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Başbuğ, düşündüğü “çözümü” Kürtleri bir toplum olarak görmediğinden liberal demokrasi çözümü olarak tanımlamıştır. Öyle ya, liberalizm toplumu değil, bireyi esas alır. Aslında kendine liberal demokrat diyenlerin Kürt sorununun çözümünden anladıkları da düşündükleri de İlker Başbuğ’un “liberal demokrasi” çözümü dediği şeydir.  Ne de güzel bir çözüm bulmuşlar!
Ulus-devletçiler, liberal ve kendine demokrat diyenler, kendine Müslüman ve kendine demokratlar aynı çözümde buluşmuşlar. Böylece ulus-devlete ve üniterliğe helal getirmemiş oluyorlar. Hem de Kürt sorununu çözmüş oluyorlar. Kürtler Demokratik Özerklik istediğinde bunu, kendine iktidar alanı istiyor, demagojisiyle reddediyorlar. Asıl kendileri egemenlik ve iktidara tapındıkları, topluma hiçbir kendi kendini yönetme alanı bırakmadıkları halde Kürtleri antidemokratik hesaplar peşinde koşmakla suçluyorlar.
Devletin politikası ve psikolojik savaşını yürütenler, bu politikadan etkilenenler, bu politikayla beyinleri iğfal olanlar Kürt politikası ve dolayısıyla devlet zihniyeti konusunda değişmedikleri halde, tarihin en büyük değişimlerinden birini yaşayan Kürtleri değişmemekle suçluyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtler onların akıllarının ve havsalalarının alamayacağı kadar değişmiştir. Hem felsefi, hem ideolojik, hem teorik, hem örgüt, hem siyasi, hem de eylem çizgisi olarak çok köklü zihniyet değişikliği yaşamışlardır. Ancak bunları görmüyorlar ve anlamak istemiyorlar. Çünkü onların tek beklediği istekleri teslimiyettir. Teslimiyet dışında hiçbir şeyi değişim olarak görmüyorlar.
Türk devleti değişmemiştir. Felsefi olarak pozitivisttir. Batının modernist zihniyeti ve kalıplarıyla düşünmektedir. Ulus-devlet sağıyla soluyla Türkiye’nin yeni dini olmuştur. Halkların eşitliği ve özgürlüğü kitaplarında yoktur. Ulus-devlet içinde tüm kimlikleri, kültürleri ve inançları eritme ve ortadan kaldırma temel hedeftir. Zaman zaman Kürt’ten, Alevi’den, Süryani’den ve başka halklardan söz etseler de bunu da inkarcılıklarını ve yok etme politikalarını örtmek için dillendirmektedirler.
Ulus-devlet anlayışı kapitalizm çağını kimlikler ve kültürler mezarlığı haline getirmiştir. Ancak bu çağda en fazla da kültürel mezarlık haline getirilen coğrafya Anadolu’dur. Anadolu çok trajik biçimde kültürler mezarlığı haline getirilmiştir. Bu politika hala terk edilmemiştir. Yeni anayasa tartışmalarının başladığı bu süreçte bu zihniyet devam etmektedir. Türklük her yerde baskın olduğu halde anayasada Türklük kavramı yumuşatılarak aynı zihniyet ve politika sürdürülmek istenmektedir. Kimse ayrıcalık istemiyor, ama şimdiye kadar inkar edilen ve yok olma noktasına getirilen halkların haklarının güvenceye alınması için bazı anayasal tedbirler gerekmez mi?
Türkiye’de devlet de siyaset de değişmediği halde kendisini değişmiş, Kürtleri ise değişmemiş gibi göstererek bugünkü gerçek yüzünü gizlemeye çalışmaktadır. Açıkça bir ilizyon yaratmaktadırlar. Yandaş basın ve onun yardakçısı kimi liberaller devleti ve AKP’yi değişmiş gibi göstererek Türkiye toplumunu, özellikle de Kürt halkını kandırmaya çalışmaktadırlar. Ancak mızrak çuvala sığmıyor. Güneş balçıkla sıvanamıyor. Türk devleti ulus-devlet zihniyetini bırakmak istemiyor, bu netleşmiştir. İlk üç maddenin değişmemesi konusunda uzlaşılması bunun kanıtıdır. Kürt sorununu, diğer halkların ve inançların sorununu bu zihniyet yaratmadı mı? Kürt sorunu bir hükümetin ya da kanunun uygulamaları sonucu ortaya çıkmadı; ulus-devlet zihniyeti sonucu ortaya çıktı. Ulus-devlet ise yönetim alanı başta olmak üzere tüm diğer alanlarda tek bir ulusu esas alır. Şimdi söylenen tek millet anlayışını esas alır. Türkiye’de bu da Türk milletidir.
Türkiye bunu esas alıyor. Hatta Kürtlerin öz yönetimi, anadilde eğitim, kamu alanında Kürtçe kullanma yeni bir ulus yaratır denilerek reddediliyor. Ulus-devlet zihniyeti nedeniyle Kürtler bir toplum olarak kabul edilmiyor. Bu gerçekler ortadayken kimin değişip kimin değişmediği ortada değil mi? PKK de geçmişte batının pozitivist anlayışı ve ulus-devlet anlayışından etkilenmiş; bir Kürt devleti kurmayı programına koymuştur. İdeolojik ve teorik olarak benimsediği reel sosyalizmde birçok konuda pozitivizmin ve batı modernizminin etkisindeydi. Bu nedenle PKK de bunlardan etkilenmişti.
PKK bugün reel sosyalizmi, Marksı ve Lenin’i pozitivist felsefe ve modernizmin etkisinde olmakla, hatta felsefesini ideolojik ve teorisini, siyasetini birçok konuda bunlara dayandırmakla eleştiriyor. Bu yönüyle sol ve sosyalist zihniyette köklü bir değişim yaşamıştır. İnsan toplumunun varoluşunda bulunan ahlaki ve politik özellikleri esas alan bir sosyalist zihniyeti esas almaktadır. Pozitivizm ve modernizmin toplum mühendisliğini kabul etmemekte, toplumda var olan ahlaki ve politik karakteri canlandırmayı kendi toplum sisteminin esası olarak görmektedir.
Devlet ve iktidarı toplumun ahlaki ve politik dokusunu bozan, toplumu toplum olmaktan çıkaran temel kötülükler olarak ele almaktadır. Reel sosyalizmin de devlet ve iktidarı esas alarak, sosyalizme ters bir politika izleyerek yenilgiyi yaşadığını söylemektedir. Demokrasi olmadan sosyalizmin olmayacağını özellikle vurgulamaktadır. Bu nedenle iktidarı öldüren, iktidara yol açmayan ve demokratikleşmeyi esas alan demokratik konfederal bir kurumlaşmayı toplumsal örgütlenme modeli olarak benimsemiştir. Kadının özgürlüğünü ve ekolojik bilinci de bu demokrasi ve özgürlük sisteminin temeli olarak görmektedir.
Ulus-devletten ve tek millet dayatmasından vazgeçmeyenler değişmiş olacak, ama devlet ve iktidara dayalı hiçbir siyasi modeli toplumsal sorunlar için çözüm görmeyen Kürtler değişmemiş olacak! Kadın ve doğaya yaklaşımı değişmeyenler değişmiş olacak, ama kadın özgürlüğü ve doğa bilinci gelişmiş olanlar değişmemiş olacaklar! Kürtlerde devlet ve iktidar olma zihniyeti zayıflamışsa, komşu halklarla birlikte yaşama bilinci varsa bunu yaratan PKK’dir. Kürtler ayrılmak istemiyor diyorlar. Bu doğrudur, ama bu yaklaşımı yaratan PKK’dir. Ama Kürt halkının bu yaklaşımını Kürt halkının haklarının reddedilmesinin argümanı yapmak kimlerin değişmediğinin kanıtıdır.
Değişmeyen Türkiye’dir. Pozitivizm ve batı modernizmine tapınan Türkiye’dir. Türkiye yazar-çizerleridir. Bu yönüyle put tapıcılarıdırlar. Bazı İslamcı çevreler kendilerini pozitivizm ve modernizm karşıtı gösterseler de bu biçimdedir. Siyasi ve sosyal yaşam anlayışları tamamen pozitivist ve modernisttir.  PKK’nin ulus anlayışı da, siyaset anlayışı da, yönetim anlayışı da değişmiştir. Değişmeyen Türkiye’dir ve onun düşünce dünyasıdır. Kürt sorununda esas çözümsüzlüğü yaratan, değişmeyen Türkiye gerçeğidir.
PKK’nin nasıl değiştiğini öğrenmek için Kürt Halk Önderi’nin özellikle son savunmalarını okumak gerekir. Bu savunmalar Türkiye’deki düşünce dünyasının değişmesine de büyük katkıda bulunacaktır. Ne var ki değiştiğini söyleyen Türk devleti ve AKP hükümeti bu savunmaların basılıp dağıtılmasını engellemiştir. Türk devletinin değişip değişmediği bu tutumdan da belli değil midir?  Kürt Özgürlük Hareketi’nin değişmeyen tek yanı, özgürlüğe tutkunluğu ve direnişçiliğidir. İşte bu noktada değişmiyorsun, teslim olmuyorsun diyerek suçlanmaktadır.
Kürt Özgürlük Hareketi, gerilla ordusu dağıtılıp teslim alınmak isteniyor. Bunu başarırlarsa diğer direniş odaklarını kısa sürede kıracaklarını düşünmektedirler. İşte bu amaçlarına bir türlü ulaşamıyorlar. Değişmez dedikleri budur. Kaldı ki PKK’nin savaş anlayışı da değişmiştir. Sorunların silahla çözümünden yana değildir. Silah taşımayı ve bu yönlü direniş göstermeyi bir meşru savunma olarak görmektedir.
Herkes kabul eder ki savaşlar ve çatışmalar siyasi taleplerden çıkmaktadır. Siyasi taleplerin yüksekliği ya da bu konuda anlaşmazlıklar siyasi sorunlar ortaya çıkarmakta ve savaşlara yol açmaktadır.  Kürdistan’da savaş siyasi nedenlerle sürmektedir. Savaşın ve çatışmaların sürmesinin nedeni ne gerillanın silahlı olmasıdır ne de ordunun silahlı olmasıdır. Politika savaşa yol açmaktadır. Zaten savaş, politikanın savaş araçlarıyla sürdürülmesi olarak tanımlanmaktadır.
Kürtler ulus-devlet istemiyor; hatta iktidar paylaşımını ifade eden federasyon da talep etmiyor. Toplumun özyönetimini sağlayan Demokratik Özerklik istiyor. Anadilde eğitim ve çok dillilik talep ediyor. Bunlar, bu tür siyasi sorunlarda ortaya konulan talepler dikkate alındığında makul taleplerdir. Ama bu makul talepler de reddediliyor. Bu da çatışmalara yol açıyor. Çünkü Türk devleti ve hükümetinin bu taleplerin ileri sürülmesine tahammülü yoktur. Bu talepler kabul edilirse Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak gören Türk devlet stratejisi son bulacaktır. Bu nedenle bu taleplerden vazgeçmeyen Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek istenmektedir. Demek ki sorunu çıkaran gerillaların varlığı değil, Türk devletinin politikalarıdır. Özcesi çatışmalara yol açan etken Türk devletinin eski politikalardan özde kopmaması, aksine yeni koşullarda sürdürmek istemesidir.  Bu gerçeği görmemek için gözlerini kapatanlar, sorun çözülüyormuş da PKK yeniden savaşı başlattı diyorlar.
Halbuki savaş durmamıştı, sadece Kürt Özgürlük Hareketi fedakarlık yaparak üzerine üzerine gelen savaşın şiddetlendirilmesinden kaçınmıştır.  Bırakalım eski tek taraflı ateşkesleri, son seçimden önce bile 60-70 gerilla yaşamını yitirdi. Devlet fırsatını bulduğunda gerillanın üzerine gidip katlediyordu. Ama savaş dursun diyenler bu gerillalar neden öldürülüyor diyemiyordu. Gerilla öldürülünce savaş olmuyor, ama gerilla bu devlet politikalarına direnince, asker ölünce bu savaş başlatmak oluyor! Türk devletinin Kürt sorununu çözmemesi ve savaşta ısrarında bu anlayışın da sorumluluğu bulunmaktadır.
Tüm ateşkesler boyunca yüzlerce gerilla kaybı olmuştur. KCK yetkilileri defalarca gerillaların “biz sürekli öldürülüyoruz, bunlar nasıl ateşkestir” diyerek isyan ettiklerini yazmışlardır, söylemişlerdir. Gerilla ölünce sessizlik, asker ve polis ölünce yaygara koparmak samimiyet değildir; savaşa karşı olmak değildir. Kaldı ki son savaşı hazırlayan ve devreye koyan AKP hükümetidir. Eğer böyle olmasaydı seçimden sonra hiç gerilim yaratır mıydı? Milletvekillerini hapiste tutar mıydı? Kürt Halk Önderi ve KCK’nin çağrıları cevapsız bırakılır mıydı? AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’nin kabul etmeyeceği politikaları seçim öncesi planlamış ve seçim sonrası da pratikleştirmiştir. Seçim öncesi görüşmeleri de çözüm için değil, kendisine siyasi avantaj kazanmak için kullanmıştır.
Değişmeyen de Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini klasik yöntemlerle bastırmak isteyen de Türk devleti ve devletin yeni sahibi AKP ve yeşil Ergenekonculardır.