Değişimi toplumsal güçler sağlayacak
Kadın Haberleri —

İran direniş
İranlı aktivist ve yazar Maryam Namazie:
- Militarizme ve emperyalizme karşı çıkma adına otoriterliğin yanında yer almayın. Her ikisine de karşı çıkmak mümkün. Eğer dayanışmanız rejimin kitlesel katliamları ve baskısı karşısında sessiz kalıyorsa, bu gerçek dayanışma değildir.
- Yukarıdan mühendislik yoluyla yapılan rejim değişiklikleri halkın demokratik öznesinin yerini alamaz. Dönüşüm, hem diktatörlüğe hem savaşa meydan okuyan, ülke içindeki toplumsal güçlerden doğacaktır.
SUNA ALAN/LONDRA
Ortadoğu’da tırmanan çatışmalar ve İran’a yönelik saldırılar, ülkede zaten ağır baskı ve ekonomik kriz altında yaşayan milyonlarca insanın hayatını daha da zorlaştırdı. Sivillerin, siyasi tutsakların ve İran’daki demokratik hareketlerin geleceği yeniden tehdit altında. Uzun yıllar kadın hakları, laiklik ve ifade özgürlüğü mücadelesi yürüten İranlı aktivist ve yazar Maryam Namazie, İran’daki gelişmeleri, savaşın toplumsal sonuçlarını ve uluslararası hareketlerin nasıl bir tutum alması gerektiğini gazetemize değerlendirdi.
İran’a yönelik saldırılar halkın günlük yaşamını, direniş kapasitesini nasıl etkiliyor?
Bu tırmanışın İran halkı üzerindeki etkisi son derece yıkıcı. İran Kızılayı tarafından yapılan açıklamada, ABD-İsrail'in saldırılarında 13 bin 785 sivil noktanın hedef alındığı belirtildi. Bunlardan 11 bin 293'ü konut, 2 bin 383'ü ticari birim ve 65 okul da dahil olmak üzere eğitim tesisleri. Hastane ve eczanelerden oluşan 32 sağlık merkezi hizmet dışı kaldı. Ayrıca insani yardım faaliyetlerini yürüten 13 Kızılay şubesi doğrudan hedef alındı. Saldırıların ilk iki gününde yaklaşık 100 bin kişi Tahran’dan göç etmek zorunda kaldı. Bu durum, yerinden edilmenin ve günlük yaşamın altüst oluşunun boyutunu gösteriyor. Saldırıların birinde Minab’daki bir kız ilkokulu vuruldu, öğrenciler ve öğretmenler hayatını kaybetti.
Çok kısa sürede günlük yaşamın her alanı yeniden şekillendi. İnsanların gıdaya ve ilaca erişimi, iş hayatı, eğitim ve temel güvenlik koşulları doğrudan etkilendi. Bu durum zaten ağır ekonomik ve siyasi koşullar altındaki bir toplumda yaşanıyor. İran halkı yıllardır yüksek enflasyon, yoksulluk, ekonomik yolsuzluk, otoriter yönetim ve siyasi baskı ile karşı karşıya.
Bu koşullar geçmişte defalarca isyanlara neden oldu. 2022’deki “Jin Jîyan Azadî” hareketi ya da bu yılın başındaki protestolar, toplumun örgütlenme ve direniş iradesini gösterdi. Ancak savaş, bu süreçleri güçlendirmek yerine karşı-devrimci bir güç olarak rol oynuyor. Örgütlenmenin ve direnişin yerini korku ve izolasyon alabilir.
Ali Hamaney gibi üst düzey rejim liderlerinin öldürülmesi sonrası bazı İranlıların sevinç gösterdiği görüldü. Siz bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rejim onlarca yıldır baskı, infazlar ve sivillere yönelik kitlesel şiddet yoluyla iktidarda kaldı. Sivil hayatı hiçbir zaman önemsemedi. Birçok şehirde sığınak ya da uyarı sirenleri yok. İnsanlara yalnızca evlerinde kalmaları söyleniyor.
Elbette Ali Hamaney ve diğer üst düzey yetkililerin öldürülmesi karşısında birçok İranlı sevindi. İran halkı onlarca yıldır baskı, infazlar ve devlet şiddeti altında yaşıyor. İnsanların öfke duyması şaşırtıcı değil. Ancak suikast adalet değildir. Böyle bir son, Ali Hamaney ve insanlığa karşı suçlardan sorumlu diğer yetkililerin hiçbir zaman gerçek anlamda hesap veremeyeceği anlamına gelir.
ABD-İsrail tarafından başlatılan savaşla İran’a özgürlük gelebilir mi?
Savaş İran’a özgürlük getirmeyecektir. Bölgedeki hiçbir ülke bombardımanlarla özgürleşmedi. Irak ve Afganistan bunun en somut örnekleri. ABD ya da İsrail bu tür operasyonları demokratik dönüşüm için değil, jeopolitik ve güvenlik hedefleri doğrultusunda yürütüyor. Gazze’deki yıkım, sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi ve sivil altyapının yok edilmesinin giderek “kaçınılmaz yan hasar” olarak meşrulaştırıldığı bir savaş biçimini normalleştirdi.
Aksine savaş baskıyı güçlendirir. Acil durum koşullarında otoriter devletler gözetimi artırır, polis yetkilerini genişletir ve muhalefeti kriminalize eder. İran’da bu durum özellikle siyasi tutuklular, muhalifler, işçi örgütleyicileri ve kadın aktivistler için daha büyük bir tehlike anlamına geliyor. Ayrıca mevcut askeri tırmanış, rejimin Aralık sonu ve Ocak başındaki protestolar sırasında gerçekleşen kitlesel tutuklamaların ve öldürmelerin gündemden düşmesine yardımcı oluyor. Ayrıca bölgesel bir tırmanış riski de mevcut. İran zaten bazı komşu ülkeleri hedef aldı. Karşılık verilmesi çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesine yol açabilir. Bu durum aynı zamanda İslamcı güçlerin intikam çağrılarıyla mobilize olmasına ve daha fazla istikrarsızlık ile terör saldırısı riskinin artmasına neden olabilir.
Nasıl sunulursa sunulsun, bu Reza Pehlevi’nin iddia ettiği gibi bir “insani savaş” değildir. Bu, gerici güçler arasındaki bir çatışmadır ve bedelini halk öder. İnsanlar hem bombardıman ve yıkım yoluyla hem de iç baskı yoluyla iki kez cezalandırılır. Bugün sıradan İranlılar iki gerici güç arasında sıkışmış durumda: İçeride otoriter yönetim, dışarıda militarizm.
Savaş koşulları, İran’daki siyasi tutsaklar, muhalifler ve kadın aktivistler açısından hangi riskleri arttırıyor?
Savaş görünürlüğün koruyucu etkisini azaltır. Dünya dikkatini askeri tırmanışa yönelttiğinde, tek tek mahkumlar, aktivistler ve adalet arayan aileler manşetlerden kaybolur.
Savaş, özellikle özgürlük ve eşitlik mücadelesinin ön saflarında yer alan insanlara karşı baskının yoğunlaşması için gerekli koşulları yaratır. Dolayısıyla bu koşullarda insanların hayatlarına yönelik risk keskin biçimde artar, özellikle de baskının zaten kurumsallaştığı İslam Cumhuriyeti gibi bir sistemde. Savaş gündemi belirlediğinde, hapishanelerdeki mahkumlar fiilen denetimden kaybolabilir.
İnsan hakları kuruluşları İran hapishanelerinde yüksek sayıda infaz gerçekleştiğini yıllardır belgeliyor. Bunların önemli bir kısmı yetkililer tarafından resmi olarak açıklanmıyor. Uluslararası dikkat savaşa yöneldiğinde, duyurulmayan infazların ya da misilleme cezalarının riski önemli ölçüde artar. Bu tehlikenin tarihsel bir örneği de var. 1988’de, İran-Irak Savaşı’nın sonunda, İslam rejimi gizli sorgulamalar sonrasında binlerce siyasi mahkumu kitlesel olarak idam etti. Savaş koşulları da bu infazların büyük ölçüde kamuoyundan gizli kalmasına imkan tanıdı. Bu tarih, doğal olarak büyük bir korku yaratıyor.
Tabii kadın aktivistler için risk daha yüksek. Çünkü İran’daki rejim yalnızca siyasi baskı yoluyla değil, aynı zamanda kadın bedeninin kontrolü üzerinden de iktidarını sürdürüyor. Zorunlu örtünmeye ve cinsiyete dayalı denetime karşı çıkan kadınlar rejim tarafından zaten ideolojik tehdit olarak görülüyor. Savaş koşullarında ise bu muhalefet doğrudan “ulusal güvenlik tehdidi” ele alınabilir. Bu, özellikle dini yönetimin ideolojik temellerine doğrudan meydan okuyan ‘Jin Jiyan Azadî’ hareketi bağlamında daha da tehlikeli bir durum.
Maryam Namazie kimdir?
Maryam Namazie, Birleşik Krallık’ta yaşayan İranlı çok sayıda ödül kazanmış bir aktivist ve yazardır. One Law for All ve Council of Ex-Muslims of Britain (Britanya Eski Müslümanlar Konseyi) sözcüsüdür. On yıllardır süren aktivizmi boyunca Maryam, kadın hakları, laiklik ve ifade özgürlüğü için İran’daki kadın devrimiyle dayanışma amacıyla sayısız eylem ve protesto organize etmiştir.
Uluslararası toplum, İran’daki duruma karşı nasıl bir tutum sergilemeli?
Öncelikle yanlış ikilemleri reddetmeleri ve bunu tutarlı biçimde yapmaları gerekiyor. İran tartışması çoğu zaman iki taraf varmış gibi sunuluyor: Batı’nın askeri müdahalesi ya da İslam rejimi. Bu iki seçenek de en çok bu durumdan etkilenen insanları görünmez kılar. Dolayısıyla birincisi, savaşa ve kolektif cezalandırmaya karşı çıkmak gerekir. Bombalar özgürlük getirmez. Demokratik hareketlerin dayandığı toplumsal yapıyı, işyerlerini, okulları, iletişim ağlarını ve sivil toplumu yok eder. İkincisi, aynı açıklıkla İslam rejimine ve otoriterliğe karşı çıkmak gerekir. Bu rejim anti-emperyalist bir güç değildir. İdamlar, hapishaneler, cinsiyet apartheid’ı ve muhalefetin sistematik bastırılması üzerine kurulu teokratik bir devlettir.
Rejimin Batı ile çatışma içinde olmasını gerekçe göstererek bu baskıyı mazur gören her politika, ona direnen halkı terk etmiş olur. İlerici güçler devletlerin ve egemen sınıfların değil, insanların yanında yer almalı. Hayatlarını riske atarak hem diktatörlüğe hem de savaşa meydan okuyan kadınların, işçilerin, öğrencilerin, siyasi tutukluların ve muhaliflerin yanında durmalıdır.
Peki İran için alternatif nedir ve nasıl gerçekleşebilir?
Rıza Pehlevi etrafında monarşinin yeniden kurulması ya da PMOI/MEK (Halkın Mücahitleri) gibi örgütler İran için ilerici ya da demokratik çözümler değildir. Yukarıdan mühendislik yoluyla yapılan rejim değişiklikleri halkın demokratik öznesinin yerini alamaz. İran’da gerçek değişimin temeli sivil toplumdur: kadın hareketleri, işçi ağları, öğrenci örgütleri, idam karşıtı kampanyalar ve dayanışma ile isyan kapasitesini zaten göstermiş olan taban aktivizmi. İran’daki demokratik dönüşüm yukarıdan planlanmayacak. Bu dönüşüm, hem diktatörlüğe hem savaşa meydan okuyan, ülke içindeki toplumsal güçlerden doğacaktır.
Sol, feminist ve demokratik hareketlere mesajınız nedir?
Mesajım net: Militarizme ve emperyalizme karşı çıkma adına otoriterliğin yanında yer almayın. Her ikisine de karşı çıkmak mümkün. Eğer dayanışmanız rejimin kitlesel katliamları ve baskısı karşısında sessiz kalıyorsa, bu gerçek dayanışma değildir. Gerçek dayanışma İran halkının yanında durmaktır; onların üzerine düşen bombaların ya da onların üzerinde hüküm süren teokratların yanında durmak değil.







