Kürt sinemasında kadın dönüşümü

Kadın Haberleri —

Kürt sineması ve kadın

Kürt sineması ve kadın

  • Kürt kadınlarının sinemadaki yükselişi geçici bir görünürlük değil, kalıcı bir kültürel hafıza inşasıdır. Kadınların kurduğu bu kadraj, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor, eşitliğe dayalı yeni bir sinema dilinin de mümkün olduğunu gösteriyor.

FİLİZ ZEYREK

Kürt sinemasının geçmişi, sınırlı imkanlar, politik baskılar ve uzun yıllar etkisini sürdüren eril egemen bir zihniyetin belirlediği anlatılarla şekillendi. Ancak bu dönemin üretim koşulları ve sinema ortamı içinde kadınların hikayeleri ve kadın emeği çoğu zaman görünür olamadı; kadınlar anlatının yönünü belirleyen bir özne olarak değil, çoğu zaman anlatının içinde yer alan figürler olarak kaldı. Son yıllarda ise bu tablo belirgin biçimde değişmeye başladı. Kürt kadınları sinemada yalnızca görünür hale gelmekle kalmadı, aynı zamanda anlatının dilini ve yönünü dönüştüren bir özne olarak öne çıktı.

Kadın sinemacıların yükselişi

Bugün Kürt sinemasında kadın sinemacıların sayısındaki artış, sektörün iç dinamiklerini de dönüştürüyor. “Gulîstan, Güller Diyarı” (Gulîstan, Terre de Roses) filmiyle Zaynê Akyol, “Kobanê” filmi ile bilinen Kürt kadın yönetmen Özlem Yaşar, “Uçtum Sen Kaldın” (Ez Firiyam Tu Mayî Li Cî) ile Mizgin Müjde Arslan, “Çocuklu Bakire” filmiyle Berivan Binevşa, “Heskîf” belgeseli ile Elif Yiğit ve “Söz Veriyorum” filmi ile Shilan Saadi gibi isimlerin üretimdeki varlığı bu dönüşümün önemli örnekleri arasında yer alıyor. Kadınların üretimde giderek daha görünür hale gelmesi, sinemadaki yerleşik eril dilin sorgulanmasına ve tek merkezli anlatıların çözülmesine zemin hazırlıyor.

Tam da bu noktada, kadın sinemacıların anlattığı hikayeler yalnızca sayısal bir artışı değil, sinemanın hafızasını ve anlatı biçimini de dönüştüren yeni bir perspektifi ortaya koyuyor.

Kadrajın içinden hafıza

Kürt kadın sinemacılar, kendi deneyimlerinden, hafızalarından ve toplumsal mücadelelerinden beslenen hikâyeler anlatıyor. Zaynê Akyol’un kadın gerillaların yaşamını konu alan Gulîstan, Land of Roses belgeseli, Mizgin Müjde Arslan’ın göç ve kimlik üzerine kurduğu Ben Uçtum Sen Kaldın filmi ya da Êzîdî kadınların soykırım sonrası tanıklıklarını konu alan belgesel çalışmalar, bu yaklaşımın güçlü örnekleri arasında yer alıyor. Bu üretimler, kadınların sinemaya yalnızca görünür bir figür olarak değil, anlatının kurucu öznesi olarak dahil olduğunu gösteriyor. Böylece gündelik yaşam, kolektif hafıza, kimlik ve eşitlik arayışı daha sahici biçimde kadraja giriyor. Kürt sinemasının anlatı dili de bu yeni perspektifle birlikte dönüşüyor; kadın ve erkek arasındaki eşitsiz temsiller görünür hale geliyor ve daha dengeli, kapsayıcı bir sinema dili kurulabiliyor.

Festival alanları ve kültürel mekanlar

Amed başta olmak üzere Kürdistan’ın farklı bölgelerinde, Van, Batman, Süleymaniye, Erbil ve Mahabad gibi kentlerde ve Avrupa’da Berlin, Paris, Stockholm, Londra, Brüksel ve Amsterdam gibi şehirlerde düzenlenen Kürt film festivalleri (örneğin Amed Film Festivali, London Kurdish Film Festival ve Berlin Kurdish Film Festival) bu dönüşümün en görünür alanlarından biri hâline geldi. Özellikle 2024 ve 2025 yıllarında Amed’de gerçekleştirilen film ve belgesel festivalleri ile 2024 yılında Rojava’da düzenlenen film festivali, Kürt sinemasında kadın sinemacıların artan varlığını açık biçimde ortaya koydu. Kısa ve uzun metrajlı filmler, belgeseller ve deneysel çalışmalar, kadın sinemacıların üretimdeki ağırlığını görünür kılıyor. Bu festivaller yalnızca filmlerin gösterildiği mekanlar değil; aynı zamanda sinema sektöründeki eril yapının tartışıldığı ve kadın emeğinin görünür kılındığı kültürel alanlar olarak öne çıkıyor.

Kadınların sesi ve sözü

Kürt sinemasındaki kadın sinemacılar, iktidarın denetimindeki ana akım sektöre karşı açık bir karşıtlık oluşturuyor. Ana akımda, özellikle Türkiye’deki ticari sinema endüstrisi ve küresel ana akım film üretiminde kimlikler tek boyutlu sunulurken, Kürt sinemasında hikayeler içeriden kuruluyor. Kadınlar edilgen figürler değil; direnen köylü kadınlar, gerilla kadınlar, göçmen işçi kadınlar, Êzîdî kadınlar ya da kayıp yakınlarının peşinde adalet arayan Cumartesi Anneleri gibi, sözü olan ve anlatıyı yönlendiren özneler olarak yer alıyor.

Kamera arkasında kadınların Bêrîvan Saruhan (görüntü yönetmeni), Zaynê Akyol (yönetmen ve saha kameramanı), Hind Benchekroun (yönetmen ve sinematografik çalışmasıyla) çoğalması, üretim ilişkilerini ve anlatının tonunu değiştiriyor; eşitlik, dayanışma ve ortak üretim pratikleri görünür hâle geliyor. Bu dönüşüm yalnızca Kürdistan’la sınırlı değil. Avrupa’dan Rojava’ya, diasporanın farklı merkezlerinden uluslararası festivallere uzanan Kürt kadın sineması ağı giderek güçleniyor (bu ağ içinde Komîna Fîlm a Rojava gibi kolektif yapılar da önemli bir rol oynuyor). Üstelik bu filmler ağırlıklı olarak Kürtçe olmak üzere çok dilli bir üretim pratiği sunuyor. Bu durum, Kürt kültürünün durağan değil; yaşayan, dönüşen ve kendini yeniden kuran bir yapı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Yeni bir sinema dili

Bugün Kürt kadınlarının sinemadaki yükselişi geçici bir görünürlük değil; kalıcı bir kültürel hafıza inşasıdır. Kadınların kurduğu bu kadraj, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; eşitliğe dayalı yeni bir sinema dilinin de mümkün olduğunu gösteriyor. Kürt sineması, kadınların artan emeğiyle birlikte hem sanatsal hem de kültürel olarak yeni bir döneme giriyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.