TUÐÇE KARA


Ben de herkes gibi haftanın bilmem kaç saati çalışan ve sadece haftanın bir gününü kendine ayırabilen, o bir günde de çok güzel bir kahvaltı etmek isteyen milyarlarca insandan biriyim. Yine bir pazar günü, tam da mutfakta bir şeyler hazırlıyorken görece gürültülü bir patlama sesi geldi. Ama son iki yıldır alıştığımız türden değil de, hani bayramlarda filan çocukların organize ettikleri ufak patlamalara benzer bir ses. İrkildiğim ve gerçekten evin içinde bile yüksek şekilde sesi duyduğum için sinirle cama çıktım ve çocuklara ya da çocuk gördüklerime bağırmaya başladım. Bir ara kendimi kaybedip, “yapın siz bakalım bir daha” gibi hiçbir anlamı olmayan boş tehditler savurdum. Karşılığında bugüne dek aldığım en temiz, en “sen misin onu diyen” netliğindeki yanıtı alacaktım. Bundan habersiz bir şekilde kahvaltımı yaptıktan sonra yine mutfağa yöneldim ve bom! Salonun açık camını görmüş olacaklar ki tam da altında patlattılar bu sefer oynadıkları çatapatı veya kızkaçıranı. Evin içi duman doldu, camdan kafamı uzattığımda ise ortada kimse yoktu. Haberleri olmasa da bu arkadaşlar karşısında saygıyla eğildim ben o gün. Mahalle onlarındı, ben ise sadece bir miktar kira vererek o evde yaşayan bir kiracıydım… 



Evimin yanındaki sokak merdivenleri denize baktığı için çok alıcısı oluyor bu merdivenlerin. Özellikle geceleri gürültüden uyuyamadığınız zamanlar oluyor ki, abartmıyorum bu hali. Taşınalı dört ay belki oldu, belki olmadı bu manzarayla her gün karşılaştığım için artık “depremle yaşamaya” alışmaya çalışmaktan başka çarem olmadığına karar verdim ve kendimi akıntıya bıraktım.

Bu süreçte de, önceden de severek dinlediğim arabesk rap müzik beni hiç yalnız bırakmadı. Açmasam bile merdivenlerde çalınıyor, dinleniyordu çünkü. Arabesk müzikle ilgili birkaç makale okudum sonra, sosyolojik makaleler; ancak bu makaleler hayli üstten ve akademiye sıkışıp kalan, tam da arabesk müzik yapanların şarkılarına konu olacak türden insanlar tarafından kaleme alınmışlardı. Bunlar yetersizdi, ben de onları daha iyi anlamak için şarkı sözlerini, yazdıklarını, yani düşüncelerini anlamaya çalıştım.



‘Aşk deniz gören evdeki teras mı?’

Hepimizin mutlaka duyduğu bir şarkı var: “Günah Benim”. Bir alt-kültür tezahürü olan arabesk rap’in en iyi örneklerinden biri olarak görülüyor, tabii alt-kültürün öznesi olanlar için de bu durum böyle midir, bilinmez. Çünkü şarkı bir müddet sonra, toplumun diğer kesimleri kadar plaza çalışanlarının dahi duyduğu ve beğendiği bir şarkıya dönüştü. Ne diyordu? “Fakir yâr olmuyor zengine, diyo davul bile dengi dengine.” 

Alt-kültür, toplumun bir kısmını toplumdan ayıran kültürel yapıları tanımlamak için kullanılan bir kavram ve toplumdaki azınlık veya alt grupların değer, inanç, tutum ve yaşam tarzını ifade ediyor. Alt-kültür öznelerinin toplumun geneliyle ortaklaşan eylemleri, düşünceleri, yaşam tarzları olsa da bu insanlar, bir aşamada o kültürden uzaklaşıyor ve kendi kültürlerini yaratıyorlar. Bu da, 60’lardan ve hatta daha öncesinden beri, her zaman ilgi çekici olmuştur; çünkü aslında alt-kültür de karşı-kültür gibi egemen kültüre karşı bir direniş biçimidir. 



‘Kendi patronum benim, takım elbisemse kapşonum’

Genç olmak hayli güzelken ergen olmak bir o kadar zordur. Herkese ve her şeye karşı öfke dolusunuzdur. Kapınızı çarpmak istersiniz, zaten malum, kimse sizi anlamaz. Arabesk rap dediğimiz müzik tarzı, çok meşhur biri değilse, genelde bu genç ve ergen erkekler tarafından icra ediliyor. Tabii arada bazen genç kadınlara da denk geliyorsunuz; ama piyasayı erkekler ele geçirmiş durumda. Klişe olabilir; ama bize hayli garip gelen dış görünüşleri var. Zihinleri çok açık ve asla, “Bunu giysem ne derler?” diye düşündüklerini sanmıyorum. Bakımlı olmak erkekler arasında, özellikle mahalle kültüründe çok başka anlamlarla karşılanırken, bu gençlerin arasında öyle bir ayrım yok denecek kadar az. 



Aileyle bağları, sadece güçlü bir baba figürü varsa ona hesap vermek üzerinden ilerliyor; onun dışında çok da çekindikleri bir şey yok. Kimseden korkmuyor, görünüyorlar. Zenginlerden ve patronlardan nefret ediyorlar. Hatta çoğunun muhalif olduğu, araştırmalarla ve anketlerle de kanıtlanmış durumda. Genelde yoksul, Kürt veya Alevi olan, liseyi bırakan veya okuldan atılan gençlerden oluşan bu kitle, bir müddet sonra pişman olduğu veya sadece aile baskısına maruz kaldıkları için dışarıdan bitirmek zorunda kalıyorlar liseyi. Bazıları için ise okul sorun değil. Kafasında veya ailesiyle çözmüş durumu. Okula devam etmeyenler sadece çalışırken, diğerleri hem okuyup hem çalışmak zorunda ve bu bile aralarında sınıfsal, kültürel bir ayrıma neden olabiliyor. Tüm çatışmalardan sonra, bu gençlerin en büyük keyfi ise mesai bitiminde bir araya gelip mahallede “takılmak”. Takılmanın içinde uyuşturucu madde kullanmak da var, arkada hızla dönen ve eşlik edilen, ezberlenen müzik de...


‘Düzeni bırak,yeraltına gelir misin?’

Ayşim Türkmen’in yönetmenliğini üstlendiği Çekmeköy Underground, bilmeyenler veya aşina olmayanlar için bu kültürü tanımaya yardımcı bir film. Çekmeköy’de yaşayan ve kendilerini arabesk rap müzik yaparak ifade eden bir grup gencin hayata dair çıkmazları, sorgulamaları, öfkeleri anlatılırken bu müzik türü de film boyunca size eşlik ediyor. Film, mahalle kültürünü anlamak ve o gençlerin yaşamlarına tanıklık etmek için birebir. Bu müziği yapan genç arkadaşlardan biri ise şöyle diyor: “Rap müzik güzeldi; ama çok yabancıydı, biz de rap müziği kendimize uyarladık ve ortaya bu çıktı!” Onca makaleye gerek kalmadan, arabesk rap’in ne olduğunu böyle tanımlamak mümkün bence. Zaten tartışmaya ve tartışılmaya da çok açık değiller. Çekmeköy Underground ise kafanızı çıkarıp “Sessiz Olun!” diye bağırmanızı önleyecek ve kentsel dönüşümün, kentin yaşamımızda nasıl da bir yeri olduğunu usulca anlatacak. Zevkle izlemeniz dileğiyle. Ve tabii: “Zaten aldılar, bizden hep, bizden aldılar / Gece oldu çünkü, sabahı da çaldılar / Yaralar sürekli sende yılmaz saygı yaptı / Sabır sabır da, sabır mı kaldı?”