Elli yıldır aynı yastığa baş koyduğumuz diyalektik böyle bir şey olmalı: Bazen tarih yüz verir coğrafya yüz vermez; coğrafya yüz verir tarih yüz vermez. İkisini bir arada ara ki bulasın; bazen biri yüz verir de diğeri yüz çevirir. O devlet ki, yirmi dokuz harfi mecburi ve meccani verir de dilini senden "bedava" alır. Devlet dediğin püskürtülmesi gereken bir püsküllü, tuğralı, bayraklı ve sancaklı bela, seni, dilini, ülkeni "para ödemeden" alır da, peşin parayla seni sana satar. Bazen üstümüzden devlet yuvarlanır yaralanırız bazen başımız dağlara erer iyileşiriz. Zemherinin ortasında, bir şair "dağları bizi pekmez kararken" bir tekerlemeye başlarım: Muhalifim, muhalifsin, muhalif, muhalifiz, muhalifsiniz, muhalifler... 

"Bir ahırda gül kokusu olmak", bir tür Hendek Muharebesi'yse sandık önümüze çıkmışken birbirimize değil sandıkçılara karşı muhalifleşelim ki, annemizin memesinden dil içelim. Fiilleri fillerin önüne koşup fiili durum yaratıp, alnımızın tam ortasında buluşalım. Sokak ile dağı, akıl ile kalbi hizalayıp çanlarına öd tıkayalım sonra da çanlana çanlana meclisin ortasında halkların bitişik el yazısıyla yazılama yapalım. Kuşlama yarım kalmış bir oyun olarak yedekte kalsın. Sandıkta kaybolduğumuzu zanneden arkadaşlarımıza yerimizi belli etmek için meclisin orta yerinde korsan koyalım. Dağların ve sokakların sandıkta asimile olabileceğini aklımızın devrim köşesine yazalım. Devletle aynı sandığa baş koyarak yaşlanırsak, iki sandık arasındaki düzlükte devletin bizi ve dağları "sağ" ele geçirip ganimet olarak üstüne kaydedebileceğini hiç ama hiç unutmayalım. "İyi aile çocuğu" harflerle sokak harflerinin kavgasına karışalım. 

Ülkesine yanlış dönen Şıvan'a rağmen şıvan şıvan şınav çekelim. O sandık senin bu sokak ve bu ev benim, diyerek her gün kırk kapının ipini çekerek, kilidi değil anahtarı, evi değil sokağı, mülkü değil komünü öpelim. O cümle senin bu cümle benim, o baraj senin bu su benim, bu devlet senin bu devrim benim, diyerek onlarla aşık atalım ama Aşil topuğumuzdan vurulmayalım. 

Ey önümüze çıkıp çıkıp kaçan zaman, ensesinden tutamadığımız kahır zaman peygamberleri. Ey baraj ey devlet ey osmanicumhuriyet... Ey yüzümüzü yıkayıp ağzımızı çalkaladığımız sular... Ey günde üç kez öpüp başımıza koyduğumuz açık görüş yapamadığımız devrim... Ey Godot gibi bizi bekleten tarih kuşu. Bir insanın kaçta kaçı sudur... Kaçta kaçı dağ, kaçta kaçı sokak... Kaçta kaçı soru, kaçta kaçı cevap. Diyelim su kendini içti. Yüzde on'um beni dinleyip aştı. Kedi sustu, ciğer sevinçten miyavladı, devlet olup bitene şaştı. Sandık devletin ayağına düşüp devletin ayağını kırdı. Sonra ne mi olacak? Sevdiği kızı kaybeden dağlar sevdiği kızı bulacak.

Syriza'ya sevinilecek ama sevip kaybettiklerimiz orada aranmayacak. Yüzde onu geçersek sokaklar sevinçten ağlamaya başlayacak, ters lale ters lâ olarak açacak ve ilk kez duyduğunuz bir şarkıya başlayacak. Ceylan ile Berkin yeraltından çıkıp kol kola halaya duracak. Bu engelli, engebeli yarışta yüzde onu geçersek, başımız devrime değil birbirimizin omzuna değecek. Yüzümüz öyle şımaracak ki aynalara sığmayacak. Dağların emri, sokakların kavliyle yüzde onu geçersek, sandıktan elbette devrim kuşu çıkmayacak, kimse dört yapraklı yoncayı bulmayacak. Papatya falına, devlet sevilmiyor devrim seviliyor, diye bakma huyumuz sürecek. Devletle devrim çarpışacak, devrim olmayacak lakin "devrim" kârlı çıkacak... Arkadaşımız şeytanın değil devletin bacağı kırılacak. Varlığını devlete kiralayıp "emlak" olan insanlar tarihin çöp sepetine atılacak.

Demem o ki; aklını devletten kaçıran delileri sevmekle kalmayıp deli olalım. Olay mahalline varıp mülkle ve devletle tanımlanan her şeye kısa devre yaptıralım. İstisna olup kaideyi bozalım. Sevinçten aklımız uçup gitsin ama yine dağlara sokaklara konsun. Tarih bizi, deliyim, delisin, deli, deliyiz, delisiniz, deliler, diye yazsın.