Bisikletin tekerleği yavaştan dönmeye başlıyor, tam hız alacakken arkaya binmeye çalışıyorum, koşuyorum, bacaklarım kısa, yetişmekte zorlanıyorum. Sağ elimle bisikletin sepetini yakalıyorum.
Tekerlek hızlanıyor, ben yarı koşar yarı sürüklenir halde peşindeyim. Sen bisikletin üzerinde, dümendesin, ben arkandayım. Sonra hızlanıyor hafızamda seninle özdeş dağ bisikleti, kopup gidiyorsun benden Wan’ın o tozlu sokağında. Ben koşmaya devam ediyorum, hep yanında yöresinde olmak için çabaladığım, hatta bazen kendisi olmayı hayal ettiğim abimin peşinden. Çocukluğumun kardeşlik zamanlarının en net anısına ait bu görüntü, seninle “hikayemizin” özeti.
27 yıl önce, sokağın sonundaki köşeyi bisikletinle hızla döner gibi gitmiştin. İlk günün duygusu, yanımdaki döşekte açılan boş yer, eşikte azalan ayak sesi, sofraya yanlışlıkla konulan fazla kaşık, kapıda bekleyen bisiklet, kazağının hala sen kokan kokusunun çatlattığı hayatımızda zamanla büyük bir uçuruma yol açmıştı gidişin.
Sonra zaman çift taraflı işledi bizim için; gidişinin yarattığı uçurumun başında beklerken annem babam, o uçurumun derinliklerinden Kürtlükten sebep pusu kurulan dedelerimizin hikayesi çıkıp geldi. Kişisel ve toplumsal tarihimiz döküldü önümüze; kimlik, adalet arayışı, cinayetler, yasaklar tarihi. Sadece senin yokluğunun açabileceği o koca uçurum yine gidişinin anlamını bulduğumuz kaynağa dönüştü. İçimizdeki boşluğu işte o anlamla doldurduk. Özlemi, bu anlama duyduğumuz saygıyla susturduk.
Sonra tekerlek yeniden dönmeye başladı, sen dümende, biz sana yetişme derdinde tam 27 yıl. Umutla, inançla, sonsuz sevgiyle yürüdük ve tahmin edemeyeceğin kadar çok değiştik. Seninle aynı pencereden baktığımız dünyada, aynı göğün altında ayrı coğrafyalarda sen olduk, yol olduk.
Şimdi yolun neresindeyiz?
Bu dünyayı terk ettiğini söylediler.
Seni ihanet almış bizden, biz sana yetişmeye çalışırken üstelik.
Eski yaramızın sızladığı yerden vurulsak da, biz senin bıraktığın yerdeyiz.
Sen neredesin?
Sen, her ırktan, her renkten insanlığı her düştüğü yerden kaldıran onurun harcısın artık.
Sen tüm zamanların elden ele dolaşan direniş hikâyesinin bir parçasısın.
Sen, Kaf Dağı’nın ötesine geçmeye cüret etmiş, o dağı aşmayı başarmış, masalın en umutsuz anında çıkagelen kahramansın artık.
Sen yiğitlik kavgasına en önde girmiş, insanlık sınavını başarıyla vermiş kişisin artık.
Sıra bizde artık.
Onuru erdem bilmeye devam edeceğiz.
Gözlerimizle göremesek de, seni yüreğimizle bileceğiz artık.
Kabına sığamayan Kürt çocuğunda, zirvede uçan kartalda, zamansız sarhoş rüzgârda, bir dengbêjin eli kulağına gittiğinde, sınırları saymadan aşan nehirin gürültüsünde, mızrabın tele her değişinde bulacağız seni artık.
Çünkü sen, şah diyenin asıldığı zamanlardan bu yana aranan adaletsin bizim için artık…
Ama sen yine de gel hayallerime, bisikletinle o tepeden indiğin vakitlerde.
Buluşalım, gözden kaybolduğun Wan’ın o yoksul mahallesinin sokak başında.
Çağlar boyunca icat edilen, “bizim” olanı/olmayanı anlat bana sen.
Ben, sana yetişmeye çalışırken aştığım yolları anlatayım, sen o uzak menzile nasıl ulaştığını.
Ben, kardeşliğin böylesine onurlusunu yaşattığın için sana teşekkür edeyim; seni düşünürken uykuda/uyanıkken nasıl güldüğümü. Bir gün olur da bu şehrin sokaklarında birlikte yürürsek neler anlatacağımı söyleyeyim.
Sen sınırsızlığı anlat bana, ben sensiz geçen 27 yılda büyüyen gölgene nasıl sığındığımızı anlatayım. Sen gel bağdaş kur kalbimin tam üzerine, ben nefes alayım.
Ben, yaşadığım sürece sadece gülüşünün önünde başımı eğeceğime yeminler edeyim.
Andolsun.