Bir yanımız tarifini bile yapamadığımız, onu anlatabilecek kalemin kağıdın mevcut olmadığı düşüncesini yaratan zamanları yaşarken bir diğer yanımız ise acılarımıza güç getirmemizi de açığa çıkartan yaşama yaşatmaya olan inanç ve sevgimiz. Sahiden bu sevinç kaynağını bulmasaydı çoktan kurumuş olmaz mıydık. Diğer halklar ve insanlığın bazı kesimleri gibi çoktan tek kalemde bir israf ve donukluğun içinde hapsolmuş olmaz mıydık? Kafamızı kaldırıp çevremize komşularımıza yaşadığımız dünya kentlerini dolduran her renk ve dilden insanların trajik durumlarını görünce, evet bunun da tam böyle olacağını anlamak zor olmuyor..
Bir arkadaşın anlatımını hatırlıyorum. Cezaevinden yeni çıkmış ve uzun süreli tutsaklık sonrası tahliye oluyor lakin süren davaları olduğu için yüzünü Avrupa’ya çeviriyor. İsviçre’ye gelen arkadaşımız Fransa’nın sınırında Vallorbe isimli kasabadaki kampa alınıyor. Ordakilerin büyük bir kısmı Afrikalı, diğerleri de farklı göçmen gruplardan ve az sayıda da dört parça Kürdistan’dan Kürtler vardır. “…O kalabalığın içinde çok yalnızdım. Ama moralsiz değildim, moralimi coşkuyla süren ve milyonlara varan Özgürlük Mücadelemizden, yoldaşlıktan ve en önemlisi de şehitlerimiz ve Önder Apo’dan alıyordum. Aslında F Tipi cezaevinden çıkmışken ‘yeni tip bir cezaevi’ne geçmiştim. Ayrıca orda üç yüze yakın insan vardı. İlk defa Eritrelileri, Tunusluları ve hatta Güney Kürdistanlı Kürtleri görüyordum. Garip bir duyguydu ama kendimi görmemi de sağladı bu süreç diyebilirim. O kadar insan arasından ben çok farklı duruyordum. Mesele sadece Kürtlükte değildi. Ordaki Kürtlerden de farklı olduğumu görüyordum. Oturuş kalkış ilişkilenme ve yaklaşım konusunda bu mücadelenin bize ne de çok şey kattığını mücadelemizin salt silah ile mücadele etmediğini aslında yeni tipte bir Kürt yarattığını ve bundan dolayı diğerlerinden ama herkesten farklı olduğumuzu anladım.” Orda “İyi ki de Reber Apo ve bu hareket var, iyi ki de onun yarattığı erdemli değerlerle tanışma şansına ulaşmışım ve bu konudaki çabalarımı sürdürmekteyim’ diye hep düşündürmekteyim.”
Arkadaşım böyle diyordu açık yüreklilikle. Aradan seneler geçmişken aynı arkadaşımla her karşılaşmamızda kendisindeki canlı coşkulu oluşu konusunu sohpet konusu eden ben her defasında da aynı cevabı alıyordum. “Elbetteki bizler makine değiliz. Etkileyen ve daha çok kimi zaman etkilenen taraflarımız var. Hele Avrupa gibi modern kapitalizmin anavatanında bu konuda daha fazla dikkat özen gerek. İnsanın ideolojik gıdasını, neden buralara kadar sürüklenmiş olduğunu, yoldaşlarını, halkını ve herşeyi borçlu olduğumuz önderliği ve şehitleri unutmamalı ve onların yaşamından özgür yaşamdaki ısrarlarından öğrenmesini bilerek onlarla kendini tamamlamalıdır. Gerisi hayattır ve en zor şartlarda bile ısrarla yaşam sevincidir. İşte buna irade diyorlar, bu iradeyi hiçbir güç yıkamaz.” diyordu arkadaşım.
Urfalı Hasan adında bir genç…
Bu kadar berrak bir anlatım aslında yapmamız gerekenin de ne oranda sade olduğunu gösteriyor. Tabii bu tespitlerin muhatap bulması gerek. Bunun çok uzağında görünmüyorsak da, tümden eksiksiz yerine getirdiğimizi de söylemekten uzağız. Bunun böyle olmasından çok buna karşı ne yapıyor olduğumuzun daha önemli olduğunu anlamaktan baslamak çok ve çok önemli bir çıkış olabilir. Ve yaşanan acımasız gerçeklerin muhasebesini ve nedenlerini bu konu bağlamında ele almak gerekmektedir şimdi.
Bilmiyorum duydunuz mu? İsviçrere’nin Zürich şehrin’de henüz 25 yaşında, aslen Urfalı Hasan adında bir genç, bir tren istasyonunda, kendini trenin önüne atarak canına kıydı! Bilmem ne kadar gündemimizdedir böylesi intihar vakaları ya da ne oranda kafa yoruyoruz ve soruyoruz kendimize bizim gençlerimiz hangi noktada tıkanıyorlarki böylesi dönüşü olmayan bir sürece giriyorlar?!
Hasan’dan bahsedeyim biraz size! Daha 25 yaşında gencecik filinta bir delikanlıydı Hasan. Ve yurtsever değerlerle büyümüştü. Henüz dört yaşındayken ailesiyle Avrupa’ya gelmişti. Burda büyüyor ama ülke özlemi büyük, mücadele saygı ve sevgisi çok büyük. Önü açık, kabına sığmaz bir enerjiye sahip, oldukça sosyal, ailesinin ve çevresinin neşe kaynaklarından. Fırsat yarattığı her eylemde yer ediniyor, çevresine karşı saygılı, Kürtlüğünden ve Kürdistanlı oluşundan her zaman gururla bahsediyor, onun için gözü kara olmaktan da geri durmayan bir güzel çocuktu Hasan.
Sayısı her sene üç beşlerle artarak devam eden ve en son halkası Hasan’ın olduğu bu gidişat nedir öyle..? Nasıl oluyorda özgürlük mücadelesi veren bizler gibi nerdeyse üzerimize dökülen betonu kırarak yaşamda ısrarlı duran bizlerin kardeşleri çocukları evlatları böylesi bir tercihe yönelebiliyorlar?!
Max Weber’in ‘demir kafes’ metaforu, kapitalizmin toplumu ve bireyi korkunç bir baskı altına alarak onu savunmasız bırakacağı savının ne kadar da haklı çıktığını kanıtlıyor son bir asırlık kapitalist tüketim sisteminin korkunç tarihi. Avrupa’da boy veren kapitalist sistem, burdaki halklara verdiği ‘sus payı’yla toplumu istediği sınırlarda hep tutmayı başarırken, ahtapot misali Avrupa’dan çıkardığı kollarla tüm dünyayı arka bahçesi haline getirdi. Bunun bir sonucu olarak ruhta düşüncede insanın özüne karşı olan kapitalist modernite yaşanan onca intihar vakalarının da sorumlusudur hiç şüphesiz. Hem direk hem de dolaylı olarak bu böyledir.
‘Gülümseyen tek bir kişi olursa’
İnsanlar herşeyin yanında intiharlara da yöneliyorlarsa kaotik ekonomik sosyal ve siyasal derin sorunlar cenderesinin içinde hapis olmalarının zuhurudur. Örgüt, bilinç ve kendine güven yoksunluğu da bunun üstüne eklenince nerdeyse ‘kaçınılmaz son’ çıkıyor ortaya. Her insan bir dünyaysa, her yaşanan intihar girişimi de dünyamızın ve insanlığımızın bir parça yitip gitmesidir en nihayetinde..! Bu kaotik çağda en çarpıcı intiharlardan biri olan Milton isimli, 85 yaşındaki Amerikalı’nın intiharını sanırım birçoğunuz duymuşsunuzdur. Vardığı köprüye hiç duraksamadan çıkıp atlıyor. Sonrasında bürosunda bıraktığı not bulunuyor. Orda yazdığıyla kapitalist modernitenin yarattığı korkunç yabancılaşmayı kendi canıyla yargılayacaktı. Notta tam olarak,” köprüye kadar yürüyeceğim, şayet tek bir kişi bana gülümserse atlamayacağım.” Milton iki km.lik yolda kendisine gülümseyen tek bir kişi bulamıyor. Ve atlıyor. Günümüz egemen dünyasının yarattığı ucubeliğin sonucu bu işte. Hepimiz Weber’in ‘demirden kafesi’nin içindeyiz. Lakin bu kafesin ilk başta hedeflediği kesim gençlik oluyor. Bunu görebiliyor olmak demek ona karşı da bir duruşu gerektirir... O halde bunu görmek bu tespitin varlığına inanmak ona göre bir hayat örmek gerekiyor genclerimizle..
Bu tespitler ve yasananların ışığında, cevap verilmesi gereken sorular karşımızda belirtmekte. Bu arka arkaya yaşanan acı vakalarda, kurumlarımızın, meclislerimizin, gençlik ve kadın çalışmamızın ve çalışanlarının, ailelerimizin yapabilecekleri yok mu..? ‘Taktir ilahi’ deme lüksümüzün olmadığı gerçeğine karşı gönlü yüreği özgürlük mücadelesini veren halkı ve ülkesinde olan bu gençlerin o kabına sığmaz enerji ve coşkularını yok edip çok yüzeysel ve anlamsız diyebileceğimiz kimi konuların kurbanı olmalarının önünü almak hiç mi mümkün değil?! Gerçek anlamda özgürlük felsefesiyle buluşturulmaya çalışılan bir insanın başvurabileceği bir yöntem olabilir mi canına kıymak?! Ve maalesefki görünen o ki bu konuda birşeyler yapamadığımız yerde benzeri durumların tekrar etmeyeceğinin garantisi de yok! O halde ciddi olmanın böylesi hayati bir konunun üzerinde olması gerektiği gibi özenle durmak gerektiği gibi konferans, panel, projeler örgütlemeliyiz ve en önemlisi de gençlerimizin içinde hepte onlar gibi aktif onları anlayabilecek, dinleyecek ve en onemlisi onları örgütleyebilecek bir odaklanma yaratmalıyız
‘O büyük gün geldiğinde…’
Bundan sonra bu davanın bayraktarlığını bir şekilde yapacak olan bu gençlerin benzeri durumlara sürüklenmemeleri için onları bu ‘büyük coşkulu ailenin gerçek anlamda bir parçası haline getirmeliyiz. Salt pragmatist bir günü birlikle hiçbir değere yaklaşmamız gerektiği gibi gençlerimize de yaklaşmamalıyız. Onları ruhta ve düşüncede özgürlük ve hakikat arayışının bir parçasına ulaştırmak hem bu gibi acı haberlerin aile ve bizlerde derin yaralar açmasına engel olacağı gibi aynı zamanda Avrupa ve bulunduğumuz her yerde bu mücadelenin gerçek sahipleri olan genç kuşakların kendilerini hakikat-özgürlük yoluyla buluşturmalarını da getirecektir.
Sevgili Hasan, keşke bütün bu sıraladıklarımızla buluşmanı yaratabilmiş olsaydık ve bireysel bir çözümsüzlük arayışına girmene bu yolla engel olabilseydik. Yoldaşlığın ve kavganın güneşten sofrasına seni dahil edebilseydik. O zaman sen ve senin gibi daha nicelerin kendini bu şekilde anlatma isteğine engel olabilirdik. Herşeye rağmen seni sıradan bir intihar olarak görmüyor, bizlerin değerli bir kaybı olarak değerlendiriyorum. Seni yüreğimize gömüyoruz sevgili Hasan. şimdi, uzağında büyüdüğün ama hepte yakınında olduğun Özgür Ülke’nin kollarında ebediyete kadar huzurla yat. “O büyük gün geldiğinde…” sana uzanacak elimiz yeniden ve “o büyük mutluluğa” seni de ortak edeceğiz. O güne değin sen rahat uyu Heval Hasan.