Selahattin Demirtaş'ın Cizre'de yaptığı incelemeler sonrasında Nusaybin'de düzenlenen mitingde yaptığı konuşmayı dinleyenlerden pek çoğu; "Ah keşke! Keşke dediğin gibi olsaydı. Keşke 7 Haziran sonrasında demokratik siyasetin yolu açılmış olsaydı da silahların hükmü son bulsaydı..." dedi benim gibi, eminim.
Ancak bırakın çok gerileri, sadece son bir aya hatta sadece Cizre'ye bakın; orada yaşananlar kadar bu ülkeyi yönetenlerin ağzından çıkanlara, organize edilen linç saldırılarına bakın; ölülerimize hatta ölülerimizle geride kalanlara yapılan işkencelere bakın; oradaki azgın ama daha da azmaya hevesli faşizme bakın; çocuk kadın demeden hatta özellikle onları hedef alan silahlara bakın; bombalanan evlere, evlerinde vurulan çocuklara bakın...
Henüz üç yaşındayken bir yaşındaki kardeşini silahlardan korumaya çalışan o çocuk, kurşunlardan korunmak için kaldırım kenarını siper edinmiş minnacık diğer çocuk, annesi, kardeşi öldürülmüş evleri bombalanmış diğer çocuklar; devleti zırhlı askeri araçlar, ölüm saçan silahlar ve o araçların içinden çıkan canavarlardan ibaret görüyorsa bugün, o canavarlara karşı silahlanıp savaşmaktan başka yol görmüyorsa, kim onlara siz yanılıyorsunuz diyebilir? Hatta o zulmü yaşamış geri kalanlar, farklı da adlandırsalar olan biteni aynı şeyi düşündüklerinde aynı sona vardıklarında, kim onlara ne diyebilir?
"Tek bir gencimizin silah tutmasına, canını ortaya koymasına gerek yok. Siz gereğinden fazla öldünüz. Gereğinden fazla acı, zulüm çektiniz. Burada demokrasi ve özgürlük mücadelesinde görev bizimdir, görev seçilmişlerindir" dedi ya o konuşmasında. Eminim, geride kalmak ölümden beter duygusuyla konuştu o gün. Geride kalmayı utanç haline getirenlere karşı kendisini siper ederek konuştu.
Ancak; ‘seçilmişler bakan bile olabilir ama devletin polisini aşamazken, seçilmişler belediye başkanı bile olabilir ama devlet onları sudan bahanelerle görevlerinden alıp hapishanelere tıkarken, seçilmişler meclise bakanlar kuruluna girebilir ancak iktidar sözcüleri tarafından terörist olarak çağrılmaktan kurtulamazken, seçilmişlerin parti binaları yakılıp yıkılırken devletin polisi itfaiyesi önce seyredip sonra partililerine işkenceli operasyonlar düzenlerken, seçilmişe sadece seçmenini katledilirken izleme hakkı verilmişken mi’ diyene ne denecek?
Keşke dediğin gibi olsaydı Selahattin Başkan, keşke söylediklerin içten yürekten temenni değil de gerçek olsaydı. Keşke bu devleti yönetenler kan siyasetinden vazgeçmiş olsalardı. Kürt halkını yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmeselerdi, keşke demokrasi ve siyaset konuşuyor olsaydık bombaların, parçalanan bedenlerin yerine. Nefret yerine yaşama dair sözcükler dökülseydi ağızlarından. Ama yok!
Ortada ne sivil siyaset ne demokrasi var. Durdurulması gereken bir devlet terörü, demokrasiye, özgürlüklere, eşitliğe, insani değerlere itibar sağlayacak bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Yönümüzü sivil siyasete, demokrasi mücadelesine dönmüş olsak da, bu yolu her koşulda zorlamaya azmetmiş olsak da, silahları sonsuza kadar gömmek istesek de, barış diye diye ölmeyi göze almış olsak da, bu yol yüzde milyon haklı olsa da durum bu. Ve bu güne kadarki mücadele yol ve yöntemlerini boşa çıkarmış bir alternatifimiz de henüz yok.