Yanıtı daha da ilginç: “Çünkü bölgede “din eksenli siyaset ve diplomasi” yapmayan tek toplum Kürtler...”
Yanıtın içerdiği saptama kuşkusuz doğru. Kürdistan Özgürlük Hareketi gerçekten de “din eksenli siyaset ve diplomasi” yapmıyor.
Ama “hep Kürtlerin kazandığı” iddiası yine de mübalağalı bir iddia olarak karşımızda duruyor. Kürtler Ortadoğu’nun en büyük “kaybedeni”. Onların kendi toprakları dört parçaya bölünmüş. Yüzlerce ayaklanma ile bu toplum tarih boyunca büyük kayıplara uğramış. Kendi topraklarında köleleştirilmiş. Onun olan zenginlikler başkalarını zengin, Kürtleri yoksul etmiş.
O yüzden Ertuğrul Özkök’ün “hep Kürtler kazanıyor” diye haset etmesine gerek yok. Kürtler ancak şimdi “kazanma” imkanı ile yüz yüze...
Ve bu öyle bir “kazanma” ki, eğer gerçekleşirse, hiç kimse kaybetmeyecek. Ortadoğu’da ve kapitalist dünyada temel kural şu: Birisinin kazancı, diğerinin zararıdır. Mahallede iki bakkaldan biri kazanırsa, diğeri kaybeder. Kürdistan gerçeği ise, bu vahşi kuralı yıkıyor. Kürdistan kazanırsa herkes kazanacak. Kürdistan kaybederse tüm Ortadoğu kaybedecek. Tüm insanlığa “uygarlık” kazandıran Mezopotamya gerçeği böyle bir gerçek.
Aslında Türk kapitalist sınıfının sözcüsü Ertuğrul Özkök çoktan beri bu hakikatin bilincine varmış bulunuyor. Bir kaç adım daha atsa, Kürdistan’ın kazanması durumunda kendisinin de kazanacağını anlayacak...
Ne anlamda?
“Sınıfsal bir uzlaşma”dan söz etmiyorum. Şundan söz ediyorum:
Eğer bu kaotik Ortadoğu cangılında Kürdistan kaybederse, kaos kazanacak. Kürdistan’ın kaybetmesi demek, mezhep savaşlarının galip gelmesi demek. Eğer, örneğin Rojava’da demokratik ulusun çeşitlilik içindeki birliğine dayanan ve üç kantonun toplamından meydana gelen “demokratik cumhuriyet” tüm bölgeye örnek teşkil ederse, Türkiye’de Erdoğan tipi “otoriter, mezhepçi, tekçi, maceracı” rejimin yerini gerçekten demokratik bir rejim alacak.
Böyle bir rejimde kapitalizmin sözcüsü Özkök ve onun temsil ettiği Doğan grubu benzeri sermaye de, tekellere karşı mücadele eden emek de kendi amaçlarına ulaşma imkanlarına sahip olacak. Ama tersi durumda, sermaye de, emek de, mezhep savaşlarının kanlı anaforunda, sonuçta biri kazanacak olsa bile, onlarca yıllık bir yıkıma uğrayacak...
Ve şu sıralar nedense sözü edilmiyor olsa bile, devletlerin elindeki nükleer silahların varlığı düşünülürse, işlerin nereye varacağı önceden tahmin bile edilemez. Sovyetler ve ABD arasındaki o “güvenlikli” “dehşet dengesi” çoktan aşıldı. Termo-nükleer teknoloji devletler için artık çocuk oyuncağı. İsrail’in, Pakistan’ın, Hindistan’ın elinde atom bombası var. Mezhep savaşının başını çekenlerden İran’ın bu silaha sahip olması, an meselesi. Petrol multi trilyoneri Suudların, Körfez şeyhliklerinin doları bastırıp, bu “atomik oyuncaklara” anında sahip olacaklarını iddia etmek abartı sayılmamalı. O halde mezhep savaşları, sanılandan da yıkıcı potansiyele sahip.
Bu yıkımın önünü Kürdistan’ın, yani her ülkede “demokratik özerk bölgelerin toplamından oluşan ve demokratik ulusun çeşitlilik içinde birliğine dayanan demokratik cumhuriyetlerin” kurulması ve bu “demokratik cumhuriyetlerin konfederal birliğinden oluşan Ortadoğu-Kafkasya Ortak Evi”nin inşa edilmesi kesebilir. Bu model, herkesin “kazanacağı” bir modeldir.
Madem durum böyledir; farklı çıkarları temsil ediyor olsalar bile, Ertuğrul Özkök’ün, “din eksenli siyaset ve diplomasi yapmayan” HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ı vargüçle desteklemesi gerekmez mi?
Bir düşünün: Selahattin Demirtaş Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aşmış ve ikinci tura kalmış... Ne olur? Şu olur: İkinci turda kim kazanırsa kazansın, aslında Kürdistan kazanır ve o kazanınca herkes, bu arada Özkök de kazanır...
Demirtaş kazanırsa Özkök de kazanır
Ertuğrul Özkök bugünkü yazısında, ilginç bir soru sordu: “Ortadoğu’da niye hep Kürtler kazanıyor?”