Her nedense atanmışların yönetimi denince Türkiye’de hemen ordu akla geliyor. Herhalde bu durum çok sık askeri darbe olmasından ve sıkıyönetim ilan edilmesinden kaynaklanıyor. Sürekli ordunun etkin olduğu “Milli Güvenlik Kurulu”nun var olması buna yol açıyor. Türkiye’de bu durum o denli çok güçlü ve sürekli ki, bu temelde oluşan sisteme “Vesayet rejimi” deniyor. Siyaset üzerinde askeri vesayetin var olduğu her zaman söyleniyor.
Gerçi AKP iktidarı siyaset üzerindeki askeri vesayete son verdiğini söylüyor, fakat Milli Güvenlik Kurulu’nun etkili varlığı ve siyaset üzerindeki hükmediciliği hala sürüyor. Elbette demokratik siyaset açısından bu durum kabul edilemez ve asla edilmemelidir de. Dolayısıyla Milli Güvenlik Kurulu’nun bu yapısına ve siyasal işlevine son vermek gerekir. Elbette ülke ve toplumun güvenliği konusunda bu işle görevli kurumun söz sahibi olması gereklidir. Ancak güvenliği siyaset yapmak ve onu da Milli Güvenlik Kurulu’na bağlamak demek, siyaset üzerinde askeri vesayet oluşturmak demektir.
Kuşkusuz böyle olursa, o zaman atanmış askerlerin siyaseti belirlemesi ve atanmışların yönetiminin ortaya çıkması gerçekleşir. Elbette askerlerin güvenlik konusunda söyleyecekleri olmalıdır ancak askeri atanmışlara yönetme yetkisi de verilmemelidir. Peki bu gerçekleşirse Türkiye’de atanmışların yönetimi sona erer mi? Kuşkusuz ermez. Çünkü askerler dışında da Türkiye’de atanmış yöneticiler vardır. Hem de askerlerden daha da etkilidirler.
Örneğin valileri ve kaymakamları ele alalım. Hatta emniyet müdürlerini bile bu kategoriden saymak gerekir. Valiler ve kaymakamlar seçimle mi iş başına geliyorlar? Hayır, Ankara’daki hükümet tarafından atanıyorlar. Dolayısıyla mevcut hükümet kimleri uygun görüyorsa vali veya kaymakam olarak atıyor. Böylece il ve ilçelerde merkezi hükümetin militanı niteliğinde tam yetkili görevliler ortaya çıkıyor.
Dikkat edelim, TBMM üyeleri seçiliyor, hükümet ve cumhurbaşkanı seçimle iş başına geliyor. Fakat valiler ve kaymakamlar seçilmiyor, tersine hükümet tarafından atanıyor. Yine belediye başkanları seçiliyor, il genel meclis üyeleri seçiliyor; fakat bunların başında tek yetkili amir olan valiler ve kaymakamlar seçilmiyor, tersine mevcut hükümet tarafından atanıyor. Ve bir de tüm yönetim yetkisini illerde valiler, ilçelerde ise kaymakamlar elinde bulunduruyor. Seçilmiş belediye başkanları ve il genel meclisi üyeleri atanmış vali ve kaymakamların emrinde hizmet veren kurumlara dönüşüyor. Son yetki her zaman vali ve kaymakamlarda oluyor.
Peki bu durum atanmışların yönetimi olmuyor mu? Elbette oluyor. Hem de belediye başkanları ve il genel meclisi üyeleri gibi seçilmişlere hükmeden atanmış yönetim ortaya çıkıyor. Bu durumda şehir veya kasabalarda yönetici seçmiş olmanın hiçbir değeri kalmıyor. Seçilmişler atanmışların emrinde kalıyor ve aslında halk kendini yönetenleri seçememiş oluyor. Tersine kent ve kasabalarda toplumu yöneten yöneticileri Ankara’daki hükümet seçmiş oluyor. Dolayısıyla da söz konusu yöneticiler halkın tercihini ve eğilimini değil, mevcut hükümetin tercihini ve eğilimini temsil ediyor.
Demokrasi yoksunluğu tüm sorunların kaynağıdır
Peki böylesi bir yönetime demokrasi denebilir mi? Denemeyeceği çok açıktır. Demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. Bunu da seçim yöntemiyle sağlar. Serbest oyla ve adil bir biçimde kendini yönetecek olanları seçer ve beğenmediklerini ise geri çekerek değiştirir. Tabi bir de bunun her düzeyde olması gerekir. Yani bazı yöneticileri seçip bazılarını seçemezse, dolayısıyla söz konusu bazıları da birileri tarafından atanırsa o zaman buna demokrasi denmez. Atanmışların yönetimine vesayet veya diktatörlük deniyor.
Türkiye’de demokrasi zihniyet olarak gelişmediği ve sistem bir demokratik devrim temelinde oluşmadığı için, tersine çoğunlukla iç ve dış bazı zorlamalar sonucunda adeta yama biçiminde gerçekleştiği için, örneğin bazı yönetim kurumları seçimle iş başına geliyor, bazıları ise hala atanıyor. Bu konuda da oldukça kurnazca yöntemler izleniyor. Örneğin TBMM adıyla bir meclis seçimle belirleniyor ve çoğunlukla hükümet bu seçilmişler arasından oluşturuluyor. Ve dıştan bakınca da ne denli demokratik bir yönetim tarzı varmış gibi bir izlenim ortaya çıkarılıyor.
Halbuki üstü ve altı atanmışlarla tahkim edilerek aslında seçilmişlerin ciddi hiçbir etkisi bırakılmıyor. Örneğin meclisin ve hükümetin üzerinde Milli Güvenlik Kurulu oluşturulup aslında tüm yetki içinde atanmış askerlerin etkili olduğu bu kurula verilerek gerçekte atanmışlar yönetimde etkili hale getiriliyor. Yine illerde valiler ve ilçelerde ise kaymakamlar atanarak ve tüm yetki bu atanmışlara verilerek hem üstteki seçilmişlerin etkisi ve hem de il ve ilçelerdeki seçilmişlerin etkisi boşa çıkarılmış oluyor. Bunlara eklenen bir de emniyet müdürleri var ki, o zaman tam bir atanmışlar sultası ortaya çıkıyor.
Şimdi bütün bunları neden burada ifade etme gereği duyuyoruz. Çünkü Türkiye’deki sorunların kaynağı bu durum olduğu gibi, çözümsüzlüğün nedeni de bu durum oluyor. Başta Kürt sorunu olmak üzere tüm kimlik ve özgürlük sorunları buradan kaynaklanıyor. Kadın özgürlük sorunu, halkların ve mezheplerin kimlik sorunu, emekçilerin sosyal hak ve özgürlük sorunu, hepsi hem buradan kaynaklanıyor ve hem de bu nedenle çözüme kavuşmuyor. Dahası toplumun kaldıramaz hale geldiği tüm çatışmaların kaynağı da burası oluyor.
Barış için tam demokrasi esas alınmalı
O halde tüm bu sorunların çözülmesinin ve barış ile özgürlüklerin sağlanmasının yolu tam bir demokratikleşmeden geçiyor. Rahmetli Yaşar Kemal buna “gerçek demokrasi” diyordu. Temel sloganı “Ya gerçek demokrasi ya da hiç!” kavramından oluşuyordu. Bu nedenle eğer gerçekten çatışmalar sona ersin ve barış gelsin isteniyorsa, o zaman tam demokrasi esas alınmalıdır. Tüm sorunlar çözülsün ve özgürlükler yaşanır kılınsın isteniyorsa, o zaman gerçek demokrasiye geçilmelidir.
Tam ve gerçek demokrasinin tesisinin de her düzeyde seçilmişlerin yönetimi olduğu açıktır. Yani halkın her yerde kendi kendini yönetmesi ve bunun yöntemi olarak da kendi yöneticilerini açık ve adil bir seçimle belirlemesidir. Bu temelde her yerdeki atanmışlar yönetimine son vermesidir. Türkiye’de böyle bir demokratik reformun Kürt sorununun çözüm yolunu açacağı ve böylece çatışmalı durumun sona ermesini sağlayacağı kesindir.
Bu temelde öncelikle Milli Güvenlik Kurulu’nun bu durumunun sona erdirilmesi ve bu kurumun sadece dış güvenlikle ilgili hale getirilmesi gerekir. İç güvenlikle ilgilenmek demek siyasete karışmak olmaktadır ki bu da yönetim üzerinde vesayet kurmaya götürüyor. Aslında iç güvenlik diye bir kavram da yoktur. Bu husus iç asayiş olaylarını ilgilendirmektedir ki, bunun da her düzeydeki yönetimin görevi olduğu açıktır. Bir kent, kasaba veya köy asayişi ordunun, dolayısıyla Milli Güvenlik Kurulu’nun işi olmamalıdır.
Benzer bir biçimde vali ve kaymakamların atanması yöntemine son verilerek hepsinin halk tarafından seçilmesi esas alınmalıdır. Aslında iç güvenlik denen birçok olay söz konusu atanmış vali ve kaymakamlar tarafından ortaya çıkartılmaktadır. Atanmış kaymakam ve valiler aynı zamanda çözümsüzlük etkenidirler de. O nedenle atanmış vali ve kaymakam yönetimine son vermek ve hepsinin seçimle iş başına gelmesini sağlamak söz konusu çatışmalı durumları da sona erdirecektir.
Türkiye’nin ihtiyacı bu temelde seçilmiş yerel yönetimleri geliştirmek ve bunları güçlü kılmaktır. Tam demokrasinin gereği de bu olmaktadır. Bu temelde yeni bir demokratik anayasanın hazırlanması ve demokratik reformların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı ve siyaset kurumundan beklentisi işte budur. Eğer bunu yaparsa mevcut meclise seçilmiş bir siyaset kurumu denebilir.