
İnsanlığın en büyük sorunu nedir, sorusunu devlettir diye cevaplamak su götürmez bir gerçeği dile getirmek olur. Bu cevabı devlete ulaşma sorunu yaşayanların farklı algılaması olabilir, ancak cevabımızın ezilenler ve halklar cephesi açısından farklı bir anlamı vardır. Bu sorunun en önemli boyutu ve kaynağı yaşamın her zerresine işlemiş devletçi zihniyettir. Bu devletçi zihniyeti açığa çıkarmadan, aşmadan devlet aşılamayacaktır. Bu çerçevede yaptığımız okumalar, araştırmalarda karşılaşılan en önemli sorun bu amaçla yola çıkışların birçoğunun zihniyette bunu başaramamış olduğudur. Bu konuda içerdikleri modernist düşünce kalıpları kadar, demokratik toplum ve özgür yaşam konusuna katkısı olan önemli fikirler de vardır. Yaşanan tıkanmanın en önemli sebebi kapitalist modernitenin felsefi ve dinsel kökenli zihniyet yerine geçen bilim paradigmasını kendi hegemonyasına almasıdır.
Kapitalist moderniteye alternatif olma iddiasını taşıyan herkesin bu hegemonyadan kurtulması şarttır. Bütünsel bir paradigma olarak moderniteyi aşamamak boşa çekilen kürek olmanın yanında reel sosyalist deneyimde de yaşandığı gibi toplumsal hafızada olumsuz etkiler bırakacaktır.
Büyük fikirsel savaşımın yaşandığı çağda kavramları doğru tanımlamak, zamanın ruhunu anlamakla bağlantılıdır. Üzerinde en yoğun karmaşanın yaşandığı temel kavramlardan biri demokrasi kavramıdır. Kavram karmaşasının büyüklüğü en büyük sorun olan devletle olan özsel ilişkisinden kaynaklanır. Önüne pek çok ek kelime konularak tanımlanıp sınıflandırma çabası görülmekle birlikte pek çok kavramın önüne de konularak önüne konduğu kelimeyi “kurtarması” beklenir. Son olarak AKP Hükümetinin çıkardığı paketin demokrasi paketi isminde olması da bu amaçladır. Oysa demokrasi kelimesi çok yalın bir anlama sahiptir. Kelime olarak, anlam olarak bir ucu temsil eder.
Birbirleriyle zıt kavramlar
Demokrasi kavramını Yunan kent devletiyle başlatan bilim, batı merkezlidir ve gerçeği çarpıtmayı amaçlamaktadır. Kavram olarak Yunan kent devletiyle başlatılması, kavramlaştırmadaki katkının hakkını vermek kadar öz yönetimin, kendini yönetirliğin daha eskiye dayandığını da ifşa etmek önemlidir.
Bu çarpıtmayla yaratılmak istenen toplumun ve politikanın devletle bağlantılandırılmasıdır. Halbuki Yunan kent devletinde uygulanan yönetim şeklinden daha ileri bir yönetim tarzı, toplumun başlangıcında, klanlarda yaşanmıştır. Hatta Yunan kent devletlerinde yaşananı demokrasi diye tanımlayabilmek için bin şahit gerekir! Yine aynı tarihsel kökene bağlanarak açıklanmaya çalışılan politika kavramı da aynı kaderi yaşar. Kent yönetimi diye tanımlanarak kent öncesi topluluklarda politikanın hiç uygulanmamışlığı fikri bir düşünce kalıbı haline getirilmiş, sabitleşmiştir. Politika toplumun hem düşünce hem de eylemle kendiliğini, kendi kimliğini bilince çıkarması, geliştirmesi ve savunması olarak ele alınır. İnsanın toplumsallaşmayla insanlaştığı ve toplumsallaşmayla birlikte politikleştiği yadsınamaz bir gerçektir. Tersi yaklaşım devletin zorunluluğunu dayatanların ve devlete yüksek payeler biçen anlayışın sonucudur.
Liberalizmin ısrarla dayattığı gibi devlet yönetimini politika ve demokrasiyle özdeşleştirme bir saptırmadır. Devletin yaptığı demokrasi ve politikayla ilgili değildir hatta politikanın inkarıdır. Kurala norma kavuşmuş iktidar olarak tanımlanabilecek devlet, toplumun kendi bilincine varmasının yerine toplumu yabancılaştırmanın aracıdır. Bundan dolayı öncelikli olarak demokrasi, politika ve devleti ayrı bir yere koymak gerçeğe ulaşmanın öncelikli şartlarındandır.
Demokrasi, devlet ve iktidarı tanımamış toplulukların kendilerini yönetmesi olarak tanımlanabileceği gibi iktidar ve devlet olgularının yoğunca yaşandığı toplumlarda iktidar ve devlet yönetimi dışında kalan özyönetimleri şeklinde de değerlendirmek mümkündür. Bunun dışında devlet ve iktidara eklenmek isteyen demokrasi kelimesinin bir kandırmaca olduğu güncelde yoğunca yaşanır. Demokrasi ve devlet ayrı uçlarda varlığını sürdüren iki kavramdır. Ve birbirleriyle zıttırlar. Birbirlerinin etkisini azaltma eğilimi her zaman taşır, sürekli diğerini azaltma çabası içinde olurlar.
Kadın özgürlük çizgisi...
Kapitalist modernitenin kullandığı, araçsallaştırdığı demokrasi kavramının, asıl demokrasiyle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bununla birlikte, kapitalist modernite kullandığı demokrasi kavramıyla anlamsal olarak insanı değerlerinden soyutlayarak bir özne olarak tanımlar. Bu yaklaşım pozitivisttir ve insanın metafizik yanlarını görmezden gelir. Siyasetin öznesinin tarihini, yaşadığı coğrafyayı, toplumun özellikleriyle ele alma yoktur. Tanımlanan ve siyaset olduğu iddia edilen edimin öznesi insandır, bireydir ancak bu birey toplumundan koparılmış bireydir. Bireycilikle atomize edilen toplumun sermaye ve iktidar tekellerine yine onların hegemonya aygıtlarına karşı direnme takati bırakılmamaktadır. Devletin iktidarının rahatça yürütülmesine zemin oluşturulmaktadır.
Diğer taraftan oluşan toplumsal problem kanserleşmeye yol açmaktadır. Geliştirilen liberal bireycilik toplumsal politika ve özgürlüğü tüketmektedir. Bunun için demokrasiyi yaşamsallaştırabilmek bireyciliği aşmakla ve toplumsallaşmayı yaratabilmekle bağlantılıdır.
Demokrasinin gerçek anlamda yaşamsallaşmasında en önemli etken kadın özgürlüğünün gelişmesi ve yaygınlaşmasıdır. Kadın özgürlük çizgisi kadın ve toplum üzerindeki erkek egemenlikli zihniyetin ortadan kalkmasını amaçlayan, kadının toplumda etkin hale gelmesini ve özne olmasını sağlayan, böylelikle demokratik zihniyetin yalnız kadında değil tüm toplumda gelişmesine yol açan bir zihniyet ve yapılanma anlamına gelmektedir. Üzerinde egemenlik kurulan ve sömürülen ilk toplumsal tabaka ve cins olması itibariyle kadın, köleliğin ve egemenliğin derinleştiği, meşrulaştığı zemindir.
Kadının mevcut durumu her gün yeniden ve yeniden egemenlikçi zihniyet üretmekte, dolayısıyla demokrasi karşıtlığının en fazla üretildiği alan olmaktadır. Kadın özgürlüğünün bilincine varmadan ve kadının toplumdaki rolünü değiştirmeden demokrasinin gelişemeyeceğini bilmek, bu temelde kadın özgürlük sorununun en temel demokrasi sorunu olduğunu görmek demokrasinin en ayırt edici temel özelliği olduğu gibi, demokrasinin derinleşmesinin de en fazla gerçekleştiği alandır. Son zamanlarda siyasal alan çalışanların bazılarında dışa vuran erkek egemenlikli zihniyet uygulamaları demokrasi mücadelesinde yaşanan yetersizliklerin sonucudur.
Demokrasi mücadelesinin neferi olmanın öncelikli olarak sistemin kendini kurumlaştırdığı, bireye dayattığı ilişkilerden kurtulmakla, bunun dışında yaşamakla olacağı, başarılacağı bilinmelidir. Devletten kopuş olarak tanımlanan demokrasi mücadelesi aslında devletin her hücresinde yaşadığı ilişkilerden kopuştur.
Komünler ve demokrasi
Devletçi uygarlığın yarattığı yaşamın esas belirleyen öğesi erkek egemenlikli kültürdür. Bu kültürü çözüp geriletmeden toplumu demokratikleştirmek, özgürlük ve demokrasiyi kalıcılaştırmak mümkün değildir. Bu kültür özgürlük ve demokrasi alanındaki kazanımları an be an tehdit eder niteliğe sahiptir. Egemenliğin şifresini çözmek, toplumu özgürleştirmek ve demokratik bir yaşamı kurmak, esas olarak da kadının yaşamın temel öznesi olması ve özgürlüğe kavuşmasıyla mümkündür. Devletçi uygarlığın başından -özelde de kapitalizmin başlangıcından- bu güne devlet aklı ve eliyle yaratılan tecavüz kültürünü aşmakla devleti aşmak birbiriyle bağlantılıdır. Bu kültürün aşılmasında kadının demokratik siyasetin öncü gücü olması verili toplumsal rollerin parçalanmasında belirleyici olacaktır.
Marksizm’in ve genel olarak da sosyolojinin ulus devletin toplumu sürüleştirmesini görememesi, sadece bir üst yapı kurumu olarak alması ciddi bir eksikliktir. Sosyalizmle demokrasi arasındaki karşılıklı tamamlayıcı bağı görmemek, devleti tanımlamada yaşanan sorundan kaynaklanır. Devlet ve iktidar eksenli bir düşünce yapılanmasının demokrasi algısının en somut sonucu reel sosyalist deneyimde görülmüştür.
İlk başlarda komünlere ve Sovyetlere (meclislere) dayalı bir demokratik yaşam ortaya çıksa da, daha sonra bu komün yaşamları toplumun demokratikleşmesine yetmemiş, demokratikleşmeye götürmemiştir. Komünler ve meclislerin olduğu sistem antidemokratik siyasal bir yaşama dönüşmüştür. Çünkü komünler ve meclisler arasındaki ilişkiler demokratik olmamıştır. Demokratik merkeziyetçilik diye tanımlansa da aslında devletçi, hiyerarşik anlayışa dayandığı için, komünler veya meclisler merkeze bağlanmışlar ve böylelikle daha baştan bu komünler ve meclisler demokratik iradelerini kaybetmişlerdir. Bu açıdan da Sovyet gerçeğinde görüldüğü gibi salt taban örgütlenmesi ve komün örgütlenmeleri doğrudan demokrasi anlamına gelmemektedir. Bu komünler ve meclislerin aralarındaki ilişkilerin yine iç işleyişlerinin demokratik olmaması ve tabanı esas alan anlayışı yaratamamaları trajik sonun temel sebeplerindendir.
Bireyler ve grupların birbirini bütünleme, birbirinin eksikliklerini tamamlayarak karşılıklı birbirini güç yapması, birbirini anlayarak bu desteği ve yardımlaşmayı en verimli biçimde gerçekleştirmesi, yine tüm toplumsal bileşenlerin birbirinin örgütlenmesine, iradesine ve aldığı kararlara saygılı olması, tüm bu çerçevedeki bilincin, yaşamın her alanına yerleştirilmesi temelinde demokrasi gerçek anlamda yaşamsallaşabilir. Demokrasiyi biçimle ele almak yetersizdir. Bu bürokratik yaklaşımın sonucudur. Demokrasi aynı zamanda ve öncelikle içerikle ilgilidir.
Ekonomi karşıtı sistem
Tarihi salt bir sınıf savaşımından ibaret görmek tarihin akış diyalektiğini anlamamaktır. Proleter-burjuva, serf-senyör vb. öznelerine dayanan bir çatışmayı tarihin gelişim motoru olarak tanımlamak yetersizdir. Toplumda pek çok kesim ve yapının varlığını kabul edip onları da siyasetin öznesi kılabilmek önemlidir. Sınıflaşmaya karşı direnmiş, devletin dışında kalan demokratik kesimleri görmezden gelmek iktidara ve sınıflandırmaya götürür. Devletçi uygarlıkla gelişen sınıflaşmanın karşısında olmak, buna alternatif bir ekonomik, toplumsal sistem inşası içinde olmak önemlidir.
Bu, aslında tarih boyunca aynı özde ama farklı şekillerde sürekli devam eden bir toplumsal gerçekliktir. Bu gerçeklik, devletçi uygarlık öncesinde bir bütün yaşanmış olmakla birlikte devletçi uygarlığa paralel akan bir nehir misali, bu nehre paralel ama zıt karakterde bazen gür bazen cılız ama hiçbir zaman kaybolmadan binlerce yıl varlığını korumuş bir gerçeğe sahiptir. Ve bu gerçeğin toplum var oldukça hep var olacağı bilinmelidir. Bu gerçeğin görünmez kılınmış olması kapitalizmin propagandalarının sonucudur. Bu noktada “kapitalist toplum” gibi saptırılmış ideaların farkında olmak, kapitalizmi bir toplumsal hastalık olarak görmek ve tanımlamak yerleşik merkezi sistemden kopmada temel argümanlardan olmalıdır.
Kapitalizm, bir toplum çeşidi olarak tanımlanamayacağı gibi bir ekonomik sistem olarak da tanımlanamaz. Kapitalizmin, toplumun ihtiyaçlarının karşılanma çalışması olarak tanımlanabilecek ekonomiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Hatta ekonomi karşıtı bir sistemdir. Bu sistem kendini devletle ve onun kendini pek çok alanda kurumlaştırdığı tekellerle sürdürür. Demokratik yaklaşım devletten beklemeyen, öz örgütlülükle kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir örgütlenme modelini gerektirir. Günümüzde yaşanan en temel yetersizlik bu konuda yaşanmaktadır. Kapitalist sistemin ve devletin vazgeçilmezliği ya da aşılamazlığı algısı tüm dünyada geliştirmiş olduğu sömürü sistemiyle bağlantılıdır. Bunda tarihin çarpıtılmasının payı büyüktür. Yüz yıl öncesine kadar insan nüfusunun büyük bir çoğunluğunun devlet olmadan kendi ihtiyaçlarını karşıladığı adeta unutulmuş gibidir.
Devrimci eylemin gerekliliği
Ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda halkın nefes almasını sağlayan bir siyasal sistem değil, halkın devlet dışında tamamen kendi kendisini yönettiği, baskıcı ve sömürücü tüm objektif yapılanmanın ve bunu devam ettiren aktörlerin ortadan kalktığı bir ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşam arayışı demokrasidir. Halkın güç olduğu, kendini yönetmede ve güç olmada başat hale geldiği, halkın güç olmasını ve yönetmesini sağlayan araçlar, yöntemler ve uygulamaların geliştirilmesi demokrasiyi geliştirir. Devlet varlığını sürdürse de, devlet sisteminin yanında halkın doğrudan demokrasiye dayanan kendi sistemini, anlayışını hem kapsamlaştırılmasını hem de derinleştirilmesini sağlayacak yöntemler ve zihniyet verili modernist kalıpları her yönüyle aşmakla mümkündür.
Burada değinilmesi gereken önemli bir boyut da yüzyılın hastalığı diye tabir edilen milliyetçiliğin ilacı olan demokratik ulus zihniyetidir. Kültür ulusundan üretilebilecek ama sömürü ve baskıyı gemleyen, dışlayan bu zihniyet devletin homojenleştiriciliğine karşı toplumun farklılıklarla dolu doğasını koruyup geliştirir. Demokratik ulusun kurumlaşması demokrasinin kurumlaşmasını getirir ve devlet, onu oluşturan zihniyetiyle birlikte aşılmış olur.
AKP’nin açıkladığı paket demokrasinin devletten beklenemeyeceğini bir kez daha gösterdi. Çok daha somut ve net olarak ortaya koydu. Demokratik kurtuluş, özgür yaşamı inşayı kimin yapacağını, nasıl yapması gerektiğini gösterdi. Daha büyük bir tempoyla ve devrimci ruhla görevlere yüklenme gerekliliğini yakıcı bir şekilde hissettirdi. Evet, açıklanan demokrasi paketine demokratik eylemle cevap verme zamanıdır. Demokratik eylem, alternatif kurumlaşmalar, örgütlenmeler, caydırıcı, devrimci eylemleri içerir-gerektirir.
Kapitalist çağda demokrat olmak devrimci olmakla olur. Demokrasinin anlamına varmak bunu gerektirir!
ERDAL CEYLAN