Çeyrek asırlık Ortadoğu Savaşı(Ki buna Üçüncü Dünya Savaşı da deniyor) değişik alanları dolaşarak ve farklı aşamalardan geçerek bugün Türkiye’de kilitlenmiş bulunuyor. Bu temelde çözüm Türkiye’de aranıyor. Çok açık ki çözüm Türkiye’de ortaya çıkacak ve Türkiye çözümü bölgesel bir çözüm olacak. Nitekim Irak’ta, Afganistan’da, Mısır’da ve Suriye’de aranan çözümler ciddi ve kalıcı bir sonuç vermedi. Bu ülkeler bölgesel çözüm üretemedikleri için kendi çözümlerini de yaratamadılar. Geriye Türkiye ve İran kaldı ve çözüm arayışı öncelikle Türkiye’de odaklandı.
Çok açık ki, Üçüncü Dünya Savaşının sonunu da belirleyecek olan Türkiye çözümünde üç temel siyasal çizgi ve güç çelişki ve çatışma halinde bulunuyor. Birincisini “Dış güçler” diye tanımlayabileceğimiz alan oluşturuyor. Yani küresel düzeyde ulus üstü sermaye güçleri oluyor. Küresel kapitalist hegemonya olarak da tanımlayabileceğimiz bu çizgi, mevcut ulus-devlet çitlerinin zayıflamasını ve sermayenin daha hızlı ve yoğun dolaşımıyla azami karın artmasını amaçlıyor. ABD’nin çeyrek asırdır gerçekleştirmeye çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) bunu ifade ediyor.
İkincisini “Ulus-devlet statükoculuğu” olarak tanımlayabileceğimiz alan oluşturuyor. Yani ulus-devlet milliyetçisi diyebileceğimiz faşist güçler oluyor. Faşist ulus-devlet diktatörlüğü olarak da tanımlayabileceğimiz bu çizgi, Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında ortaya çıkarılan ulus-devlet sınırlarını çok katı bir biçimde korumayı ve mevcut statükoyu ayakta tutmayı amaçlıyor. Mevcut ulus-devlet statükoculuğu, aynı zamanda Kürdü inkâr ve imha sistemi anlamına geliyor.
Üçüncüsünü ise “Demokratik devrim” olarak tanımlayabileceğimiz alan oluşturuyor. Yani devrimci ve demokratik güçler oluyor. Halkların birleşik demokratik devrimi olarak da tanımlayabileceğimiz bu çizgi, Kürt sorununun demokratik çözümü temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesini ve köklü bir demokratik dönüşümün yaşanmasını amaçlıyor. Kırk beş yıldır devam eden demokratik devrim mücadelesi ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi Projesi bunu ifade ediyor.
Birinci ve ikinci çizgi mevcut kapitalist modernite sistemi içerisinde birbirine alternatif olan iki çizgidir, üçüncüsü ise kapitalist modernite sistemi dışında alternatif demokratik modernite sistemini temsil eden bir çizgidir. İlk iki çizginin çatışması bugünkü Üçüncü Dünya Savaşını, yani küresel kapitalizm ile ulus-devlet statükoculuğu arasındaki çatışmayı oluştururken, üçüncü çizginin mücadelesi bu savaşı aşmayı ve demokratik halk devrimi temelinde barışa ulaşmayı hedeflemektedir.
Bu genel formülasyonlar temelinde bugünkü siyasal mücadeleye bakacak olursak şunları ifade edebiliriz: Belli ki söz konusu üç çizgi bugün kıyasıya bir mücadele halindedir. Birinci ve ikinci çizgi arasındaki çelişki ilk kez bu kadar büyümekte ve çatışmaya dönüşmektedir. Bu durum üçüncü çizginin gelişip zafer kazanması için mükemmel bir imkan ve fırsat sunmaktadır. Dolayısıyla güncel olarak hamle yapma ve zafer kazanma imkanına en fazla üçüncü çizgi sahiptir. Üçüncü çizgi imkan ve fırsatları değerlendiremez ve başarılı hamle yapamazsa, ancak o zaman birinci veya ikinci çizginin geçici bir çözüm oluşturması yaşanabilir.
Daha da somutlaştırırsak, dokunulmazlıkların kaldırılmasını ve Ahmet Davutoğlu Hükümetinin düşürülmesini böyle bir mücadele içerisinde değerlendirmek daha anlaşılır olmaktadır. 24 Temmuz 2015’ten sonra ve özellikle kış boyu AKP yönetimindeki ulus-devlet faşizmi ile demokratik devrimi temsil eden Kürt özgürlük direnişi arasında kıyasıya bir mücadelenin yaşandığı bilinmektedir. Küresel kapitalist modernite güçleri bu çatışmadan yararlanmak istemiştir. Bunun için çatışmayı teşvik eden ve faşist saldırıyı destekleyen bir konumda olmuştur.
Geçtiğimiz Mart ayından bu yana ve özellikle ABD’nin Rakka ve Musul’u DAİŞ’ten alma stratejisini planlaması ardından söz konusu AKP-PKK çatışması ABD politikalarına hizmet etmez bir hale gelmiş ve bu temelde ABD yeni politikalar oluşturmuştur. Bunun da merkezinde çatışmayı sürdüren yönetimler üzerinde baskı uygulamak vardır. Bu temelde bir yandan PKK, diğer yandansa AKP yönetimleri üzerinde siyasal baskı uygulaması başlamıştır. Öyle ki, bu durum, varlığını çatışmaya bağlamış olan Tayyip Erdoğan çizgisiyle ciddi bir çelişki ve çatışma halini almıştır.
Bu temelde ABD’nin, AKP’nin içine el atmaya yöneldiği gözlenmektedir. Nitekim Ahmet Davutoğlu Hükümetinin ABD ve Almanya gezileri öncesi düşürülmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun bu gezileri yapmasının engellenmesi tesadüfi değildir. 4 Mayıs’tan 22 Mayıs’a kadar görevde kalmasına rağmen Ahmet Davutoğlu söz konusu gezileri yapamamıştır. Burada birinci ve ikinci çizgi arasında yaşanan kıyasıya mücadeleyi görmek gerekir.
Küresel kapitalist sistemin kendisine karşı siyasal hamle çabasında olduğunu fark ettiği için Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu’nu başbakanlıktan ve parti başkanlığından düşürerek AKP’yi ve hükümeti sıkı denetim altına almaya yönelmiştir. Bu durumu Tayyip Erdoğan’ın ömrünü uzatabilmek için ABD’ye karşı bir hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. HDP milletvekillerinin okunulmazlıklarının kaldırılmasını ise kış boyu direnen ve AKP’nin imha ve tasfiye planını boşa çıkaran Kürt direnişine ve onun şahsında Türkiye Demokratik Hareketine karşı bir Tayyip Erdoğan hamlesi olarak görmek gerekir.
Görüldüğü gibi, yıkılma noktasına gelen Tayyip Erdoğan yönetimi, sonuç alıcı hamleleri önleyebilmek için meclisi, hükümeti ve partiyi denetim altına alan bir hamleyi gündeme getirmiştir. Bu temelde Tayyip Erdoğan’ın ipin ucunu tuttuğu söylenebilir. Fakat ortaya yalın bir tek adam diktatörlüğü çıkmıştır. Söylendiği gibi ortada başkanlık sistemine geçiş diye bir şey söz konusu değildir. Tersine yargı, yasama ve yürütmeyi kontrol altına alan bir Tayyip Erdoğan diktatörlüğü vardır. Böyle bir faşist diktatörlüğün yaratılmasına en büyük desteği ise Devlet Bahçeli ile Kemal Kılıçdaroğlu vermiştir.
Belli ki söz konusu üç çizgi çatışması devam edecektir. Eğer üçüncü çizgi güçlü hamle yapamaz ve kendi çözümünü üretemezse, ancak o zaman birinci veya ikinci çizginin geçici çözümü ortaya çıkabilecektir. Birinci ve ikinci çizgi, bir yandan kendi aralarında mücadele ederlerken, diğer yandan da üçüncü çizginin zafer kazanmasını engelleme yönünde duyarlı olacaklar ve bu temelde gerektiği zaman ittifak içerisine de gireceklerdir. Eğer Türkiye’de faşist tek adam diktatörlüğünü istemiyorsak ve dış güçlerin etkinlik kazanmasına karşıysak, o zaman demokratik alternatifi güçlendirmek ve demokratik devrimi gerçekleştirmek zorundayız.
Türkiye’nin sorunlarını çözerek Ortadoğu’ya demokratik model olmasını sağlayacak tek yol demokratik devrimin gerçekleşmesidir. Peki bu nasıl olacaktır? Belli ki demokratik alternatifi güçlendirerek, Kürt sorununun çözümü temelinde bir demokratik Türkiye’yi öngörerek! Bunun için de, her şeyden önce demokrasi hareketinin içini temiz tutmak gerekir. Yani demokrasi hareketi içerisine sızmış olan faşizm ajanlarını, sosyal faşistleri tespit edip etkin bir ideolojik mücadele ile demokrasi hareketinin dışına atmak gerekir. Bu konuda özellikle dokunulmazlık oylamasında maskesi iyice düşmüş olan Kemal Kılıçdaroğlu çizgisinin beyaz faşist karakterini iyice teşhir ederek sol demokratik ortamdan dışlanmasını sağlamak önemlidir.
Bununla birlikte tüm gerçek demokratların en geniş birliğini yaratmak da önemli ve gereklidir. Bu konuda özellikle Halkların Demokratik Kongresi’ne görev düşmektedir. Ulusal meclis Tayyip Erdoğan tarafından iki kez darbe ile işlemez kılınmıştır. O halde devreye Demokrasi Meclisi girmelidir. HDK’nin böyle bir misyonu ve sorumluluğu vardır. Milli meclis işlemezken Demokrasi meclisinin kendini işler kılarak tüm toplumsal sorunlara çözüm araması ve bu temelde demokratik toplum örgütlülüğünü geliştirmesi çok önemlidir.
Tabi daha da önemlisi devrimci öncülüğün rolünü tam oynamasıdır. Bu noktada da Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ne tarihsel görev ve sorumluluk düşmektedir. Belli ki demokratik alternatifi geliştirmek ancak güçlü bir devrimci öncülükle mümkün olabilir. O halde HBDH kendisini daha da büyütmeli, tüm devrimci güçleri saflarına çekmeli, faşist diktatörlüğe karşı aktif bir örgüt ve eylem çizgisi izlemelidir. Türkiye’nin barışı ve demokrasisi böyle bir mücadelenin başarısına bağlıdır.