Ancak inançlar her zaman istismar edilmeye çok müsaittir. Çünkü inançların ve dinlerin toplumları etkileme düzeyi çok güçlüdür. Çünkü kültürel bir kimliktir; yaşamla doğrudan bağı vardır. Bu nedenle siyasal amaçlarına ulaşmak isteyenler için bulunmaz bir değerdir. Özellikle iktidar olmak isteyenler ve devletin ideolojik gücünü etkili kılmak isteyenler bu değeri kendi amaçları için sık sık kullanmaktadırlar. Hıristiyanlığın devlet dini haline getirilip nasıl kullanıldığı bilinmektedir. İslam’ın da Abbasi, Emevi, Osmanlı ve İran devletleri tarafından kullanılması söz konusudur; iktidar ve fetih aracı haline getirilmiştir.
İnsanlığın toplumcu özgürlükçü sosyalizm ütopyasının reel sosyalizm pratiğinin olumsuzlukları ve başarısızlığı sonucu siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamdan önemli oranda çekilişiyle birlikte özellikle Ortadoğu’da iktidarı ve devleti İslam’ı ideolojik araç yapıp ele geçirmek isteyenlerin tarih sahnesine çıkmasını beraberinde getirmiştir. Öyle bir iktidar hırsıyla İslami değerler kullanılmak istenmektedir ki, tarihteki örneklerinden daha acımasız bir hal almış bulunmaktadır. İktidara ulaşmak için her şey mubahtır demektedirler ve bunu da İslam adına yapmaktadırlar. İslam’ı da bırakalım, İslam’ın mezhepleri adına yapmaktadırlar. Hıristiyanlar ya da başka inançta olanları katlettikleri gibi, en acımasız katliamlar da Sünni ve Şii mezhepten olan insanlara yönelik yapılmaktadır. Bu katliamlar öyle bir noktaya vardırılmıştır ki, Ortadoğu adeta cinnet geçirmişlerin var olduğu bir coğrafya haline getirilmiştir.
Irak’ta yaşananlar bilinmektedir. Her gün onlarca insan farklı mezhepten olduğu için katledilmektedir. Irak, tarihin en büyük insanlık dışı saldırılarıyla karşı karşıyadır. Öyle ki, İslam’ın bir mezhebi adına başka mezhebin camilerini bombalamak günlük olay haline getirilmiştir. Bu tür saldırıların çoğunluğu Sünnilik adına hareket edenler tarafından yapılması söz konusu olsa da, Şiilik adına da sivil Sünnilere yönelik saldırılar gerçekleştirilmektedir. Tüm bunlar da İslam adına, en iyi İslam biziz adına yapılmaktadır. Mezhep savaşı şimdi Lübnan’a da sıçramıştır. Zaten yıllardır Pakistan’da bu savaş normal hale getirilmiştir.
Tüm bu katliamlar dünyada İslam için çok kötü bir imaj yaratmıştır. Bu durumda artık başka dinden insanları eleştirmek ve suçlamak doğru değildir. Çünkü bu algıyı yaratanlar Ortadoğu’da bu katliamları yapanlar ve mezhep çatışmasını normalleştirenlerdir. Zaten Hıristiyanlar ve başka inançlara yönelik yapılan saldırılardan dolayı oluşan yargılar son on yıllardaki katliamlar ve insanlık dışı tutumlardan dolayı daha da kökleşmiştir. Öldürmeler ve katliamlarda kullanılan yöntemler de tüm dünyanın dikkatini çekmekte ve insanları ürkütmektedir. Öyle ki, İslam düşmanlarının yüzyıl uğraşsalar yaratamayacakları olumsuz algıyı İslam adına yapan sapkın hareketler oluşturmaktadır. Sapkın diyoruz, çünkü mevcut pratiklerini bundan başka bir tanımla açıklamak zordur.
Bu örgütler ve uygulamaları açıkça İslam’a, İslami kültüre düşmanlık yapmaktadırlar. İslam’ın inancında ve kültürel değerlerinde böyle sapkınlıklar yoktur. Ancak iktidar ve devleti ele geçirmek ve sürdürmek için bunlar yapılabilmektedir. Tarihte iktidar ve devlet adına yapılmayan zulüm ve vahşet yoktur. Bu nedenle devlet ve iktidara bulaştırılan her şey kirletilir, devletin kiri ve kanı üzerine sıçrar.
İslam, Ortadoğu toplumlarının çoğunun inancı ve kültürüdür. Dünyanın en değerli kültürleri ve yaşam değerleri bu coğrafyada üretilmiştir. Bu değerleri üretenler içinde başta İslamiyet olmak üzere İbrahim’i gelenek de vardır. Avrupa bile Rönesans ve Reform yaparken birçok değerini İslam coğrafyası olan Ortadoğu’dan almıştır. İşte şimdi bu coğrafya İslam inancı ve kültürü adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından kirletilmektedir. Kuşkusuz bu kirletmeler Anadolu ve Kürdistan’da da görülmektedir. 1993 Sivas Madımak katliamında insanların diri diri yakılması ve etrafında ölüm dansları yapılması bunun en somut ifadesidir.
İslam adına son zamanlarda Rojava Devrimine karşı da alçakça saldırılar yapılmaktadır. İslam adına hareket eden çeteler İslam’a inanmış ve İslam kültürüyle yaşayan Rojava halkına karşı saldırmakta ve vahşi cinayetler işlemektedirler. Siviller rehine alınmakta, öldürmeler dahil her türlü hakaret ve kötülükte bulunmaktadırlar.
Ortadoğu’da yaşananlar ve Rojava’da yapılanlar İslam adına yapılan bu kötülüklerin ertelenmeden masaya yatırılmasını zorunlu hale getirmiştir. Özellikle sanki İslam farklılıklara tahammül etmiyor, farklı olanlara katliam yapıyor algısı güçlenmiştir. Bırakalım İslam olmayanlara, İslam mezheplerinin bile birbirine düşman edilmesi İslam’ın farklılıklara tahammül etmeyen bir inanç olduğu gibi bir algı ortaya çıkarmıştır. Bu algı, İslam’a inanan bir buçuk milyar insana bile büyük bir saygısızlık ve hakarettir.
Mezheplerin bazı kirli emellere alet edilmesi bu mezheplere inanlara karşı büyük bir zulüm olmaktadır. Ne Şii ne de Sünni toplum böyle bir algıyı hak etmektedir. Aslında tarihte de Sünnilik ve Şiilik bazı emellere alet edilmiştir. Ancak bu alet edilme son on yıllarda bir cinnet halini almıştır. İşte bu nedenle İslam adına yapılan bu çirkinliklerin irdelenmesi ve bunların ne anlama geldiği ve kimlere ait olduğunun ortaya konulması gerekmektedir.
Öte yandan din adına her türlü zulmün ve katliamın meşru ve normal hale getirilmesi ve mezhepler savaşı; halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesine yönelik bir saldırı ve komplo niteliğindedir. Mezhep savaşları altında halkların özgürlük ve demokrasi özlemi boğuntuya getirilmektedir. Gelişen özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önüne böyle geçilmek istenmektedir. Dolayısıyla bu hem kapitalist modenrnist emperyalist güçlere hem de bölge gericiliğine ve hegemonik güçlerine hizmet etmektedir.
İşte tüm bu gerçekler İslam adına yapılanların ne olduğunun açığa çıkarılması ve İslam’ın demokratik özünün hak, adalet ve eşitlik karakterinin ortaya konulmasını zorunlu hale getirmiştir. Önder Apo bu nedenle demokratik İslam konferansını gündeme koymuştur. Bu konferansın esas olarak Medine Vesikası ekseninde yapılmasını istemiştir. Çünkü Medine Vesikası farklı inançlara yaklaşımı ve farklı inançların bir arada yaşamasının ilkelerini ortaya koymaktadır. Farklı inançların birbirini olduğu gibi kabul etmeleri ve oldukları gibi yaşamalarını kabul eden bir anlayışın yapıldığı bir toplumsal sözleşmedir. İslam’ın farklı toplumsal kesimlere yaklaşımı bu vesikada netleşmiştir. Bu tür konularda örnek alınacak vesika budur. Çünkü İslam’ın peygamberi tarafından yapılmıştır. Buna uymayan her anlayış ve her uygulama İslam karşıtıdır.
Bir konferans önererek Kürt Halk Önderi tabii ki İslam kültürünün demokratik karakterinin ortaya konulmasını ve tüm farklılıkların olduğu gibi kabul edilmesini sağlayan yaklaşımın hakim kılınmasını arzulamaktadır. İslam’ın demokrasi içinde, demokratik siyaset anlayışıyla her dini inanca ve siyasi görüşe eşit ve hoşgörüyle yaklaşması Medine Vesikası çerçevesinde sağlanmış olacaktır. Çünkü İslam’ın özüne uygun olan da budur. İslam adına yapılanlar ise iktidar ve devletçi İslam’ın ya da İslam’ın iktidara ve devlete alet edilmesi olduğu ortaya konulacaktır.
Demokratik İslam konferansının gündemi ve esas amacının bu çerçevede olması gerekmektedir. Bunun da çok önemli ve İslam’ın özüne yönelik bir çalışma olduğu açıktır. Böyle bir konferans, İslam inancı üzerindeki gölgeyi kaldıracağı gibi, tüm inançların da hayrına olacaktır. Bu konferans İslam’ı, özellikle de Sünni İslam’ı ilgilendirmektedir. Kuşkusuz Şiiler de bu konferansa katılırlar. Doğrudan katılmak istemiyorlarsa gözlemci ve misafir olabilirler. Ancak onlar da kendini İslam içinde gördüklerinden katılmaları en doğrusudur. Çünkü Şii İslam adına da farklılıkları kabul etmeyen ve farklı inançlara saldıran yaklaşımlar olmaktadır. Bu açıdan sadece Sünni İslam’ın değil, Şii İslam’ın da Medine Vesikası çerçevesinde farklılıkları kabul eden bir anlayışın hakim kılınmak isteneceği bu konferansa katılmasının faydaları vardır.
Bu konferansa diğer tüm inançlar da gözlemci ve misafir olarak katılabilirler. Hıristiyanlar, Êzidiler ve Aleviler bu konferansta gözlemci ya da misafir olabilirler. Esas katılımcı biçiminde konferansta yer almalarının şu anda çok faydalı olmayacağı açıktır. Çünkü bu konferans İslam’ı, özellikle de Sünni İslam’ı ilgilendirmektedir. Kuşkusuz demokratik siyasette diğer inançların yeri anlamında da Aleviler başta olmak üzere Êzidiler ve Hıristiyanlar da kendi konferanslarını yapabilirler. Çünkü demokrasi içinde farklı inançlara yaklaşım konusunda diğer inançların tutumunun da net olması demokratik siyaset açısından önemli olmaktadır.
İslami çevrelerin tartışacağı birçok konu olabilir. Ancak bunların hepsinin bu konferansta gündeme alınması ve tartışılması daha baştan konferansı çıkmaza sokmak, hatta olumsuz sonuçlanmasına açık hale gelmek olur. Bu nedenle gündeminin Medine Vesikası, demokrasi ve demokratik siyaset içinde diğer farklı inanç ve siyasi görüşlerle ilişkinin ne olması gerektiğinin ortaya konması biçiminde ele alınması, konferansı amacına ulaştırma ve verimli bir çalışma açısından doğru olandır.
Demokratik İslam Konferansı
Ortadoğu’daki son yıllarda İslam adına yapılanlar tüm inananları rahatsız etmektedir. Tüm dinler çıkışında toplumsaldır. Toplumsal olan da her zaman özü itibariyle demokratiktir; adil, eşit ve hakkaniyetçidir. Zaten böyle oldukları için insanlar büyük kitleler halinde dinlere inanmakta ve onu bir kültür olarak kimlik haline getirmektedirler. İslamiyet bu kimliğiyle başta Ortadoğu olmak üzere dünyaya yayılmıştır. Ortadoğu toplumlarının çoğunluğunun ulusal kültürleriyle İslam kültürü iç içe geçmiştir. Ortak kültür İslami değerler olmuştur. Kuşkusuz toplumsallığın ilk gerçekleştiği Ortadoğu’da inançların tarihi çok eski ve köklüdür. Bu nedenle Ortadoğu farklı inançların anavatanı durumundadır.