Kararlı demokratik tutum ile vicdan rahatlatacak ehveni şer tutumlar aynılaştırılamaz. Demokratik tutum ilkeli bir yaşam duruşu, mücadele ve kararlılık demektir. Olgunluk, tutarlılık ve keskin irade gerektirir. Olgunluk kesinlikle pasiflik, katliamlara karşı dostlar alışverişte görsün türünden tutum değildir. Demokratik tepkilerin örgütlü, ısrarlı ve sonuç alınıncaya değin kesintisiz sürdürülmesi demektir. Bunun için verilmesi gereken her türlü bedeli ödemeyi göze almak demektir.

Katliamlara karşı halkların tepkilerinin uyuşturulmasının demokratik olgunlukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Demokratik olgunluk tepkilerin uyuşturularak sistemin kabul edebileceği sınırlara çekilmesi, siyasi uyuşukluk olarak anlaşılırsa sömürgeci katillerin, Gladio tetikçileri ve emir veren azmettiricilerinin istedikleri rotaya girilmiş olur. Bunun da demokratlıkla, demokratik olgunlukla alakası yoktur.
Birkaç yıl önce metroda Cezayirli bir gencin Fransız polislerince katledilmesi üzerine Paris banliyölerinin, yine Siyahi bir gencin 2011 sonbaharında Londra’da katledilmesi üzerine önce Londra, giderek tüm İngiltere’nin cehenneme dönüştürüldüğü, gerçek bir savaşı aratmayan görüntüler hafızalardaki canlılığını koruyor.
9 Ocak 2013 günü Paris’te üç kadın yoldaşımızın katledilmesine karşı gösterilen tepkilerin sıradanlığı bize bu görüntüleri anımsattı. Dünyanın en örgütlü ve direngen halkı olan Kürtlerin tepkilerini bu denli yumuşatan(!?), emperyalist, sömürgeci faşist rejimlerin kabul edebileceği sınırlara hapseden nedir, hangi anlayıştır? Havanda su dövmeye dönüşen basın açılmalarıyla, katliamı lanetlemekle bu sorunlar çözülebileceğine inanacak kadar mı basiretler bağlanmış?
Kürtlerin dostlarının böyle tepkiler göstermeleri, yaşam hakkının savunulması çerçevesinde bazı protestoları geliştirmeleri bir yere kadar anlaşılabilir ve saygıdeğerdir. Ancak davanın sahipleri olan Kürtlerin bu tepkilerle katillerin ortaya çıkarılacağına inanmaları saflıktan da öte, eğer bilinçli bir saptırma değilse, büyük bir aymazlıktır. Avrupa’daki Kürt gençliğinin üzerine ölü toprağı mı serpiştirilmiş? Tüm yaşamını halklarımızın ve dünya kadınlarının özgürlüğüne adamış üç kadın militanın alçakça katledilmesi, tüm kadınları ayaklandırmıyorsa, bunu nasıl anlamalıyız? Bu tutumların demokratik olgunlukla, politiklikle, demokratlıkla bağı, bağlantısı olabilir mi?

Fransa devleti kendisini temize çıkarmalı

Son birkaç yıldır Yeşil faşist Türkçü Ergenekon’a yaranarak Türkiye’den tavizler koparmak üzere özgür Kürde ve onun örgütlü gücüne karşı ilan edilmemiş kirli bir savaş yürüten Fransız devleti değilmiş gibi davranmakla, ortağı olduğu cinayeti aydınlatmasını belemekle ancak kendimizi kandırırız. Düşmana ilkeli, ancak onların anlayabilecekleri dilden yanıt verilirse sonuç alıcı olunabilir. Aksi halde istenilen sonucun alınması olası değildir. Ortaya çıkacak sonuç da halklarımızın değil, halklarımızın düşmanlarının yararına olur ki bu da bizim tercihimiz olamaz herhalde.
Sayks-Picot antlaşmasının mimarlarından biri Fransa devleti değil miydi? Avrupa hukuku derseniz, Önderimizi İmralı kayalıklarına çivileten o lanetli hukuk değil miydi? Hala da özgür Kürdü terörist olarak gören aynı Avrupa devleri ve köhnemiş hukukları değil mi? Daha yazalım mı? Gençlerimizi uyuşturucu ve fuhuşla yoldan çıkararak ajanlaştırmaya çalışan, kendi halkına ve öz çıkarlarına karşı kullanmak için her türlü insanlık dışı uygulamayı gerçekleştiren Avrupa polisi ve devletleri değil mi?
Onlarca Kürdistanlı yurtsever siyasetçiyi tutuklayan, zindanlara atan, her türlü elektronik-teknik takip marifetiyle Kürdistanlıları sürekli gözaltında tutan bu devlet değil mi? Bu Avrupa, bu Fransa mı cinayeti çözerek katilleri ortaya çıkaracak? Fransız istihbaratı ve polisi mi bunu yapacak? Fransa’ya bu adımı attıracak olan olgu, Kürtlerin kitlesel demokratik siyasi tutumunu ve şiddetini devreye koymaktır. Yani kararlı, ısrarlı ve gerektiğinde canımızı yakanların canlarını yakarak zorlamakla bu hedefe ulaşılabilir. İşin bir yanı budur.

Suçüstü psikolojisi ve Hüseyin Çelik

Diğer yanı ise, bu faşist ve kirli cinayetin yalnızca özgür Kürde ve onun hareketine karşı değil, aynı zamanda devlet olarak Fransa’nın egemenliğine karşı da işlendiği gerçeğidir. Fransız İstihbaratının MİT ve Türk Gladiosu’yla işbirliği içinde işlenen bir cinayet değilse, bunu ispatlamak ve Fransa’yı temize çıkarmak, bu korkunç cinayetin faillerini ortaya çıkarmakla mümkün olacaktır. Başka türlü Fransız istihbaratı ve devletinin kendisini bu cinayetin sorumluluğundan kurtarması mümkün değildir.
Bu faşist cinayetin siyasi sorumluluğu hiç kuşkusuz ki Fethullah Gülen-Erdoğan ittifakıdır. Tıpkı Roboskî katliamında olduğu gibi rejimi temize çıkarma görevi yine ‘kurmê darê’ olan Hüseyin Çelik’e verilmişti. Aynı zat, daha olay hakkında en ufak bir resmi açıklama yapılmadan cinayeti Kürt Özgürlük Hareketine yıkmaya çalışıyor. Minareyi çalan kılıfını hazırlar deyimine ne kadar da uyuyor, değil mi? Erdoğan ve giderek başka bakan ve danışmanların da katılımıyla tam bir Bremen Mızıkacıları misali koro oluşturuldu. Hepsi de aynı teraneyi dillendirdiler. Cinayeti “PKK’da iç infaz olayına benziyor!” komplo teorisiyle izah etmeye kalkıştılar. Aklı evveller herkesi kandırılabilecek ahmaklar sanmaktadırlar. Kirli işleri iyi bildiklerinden yaptıklarını başkalarına yüklemekte de ustalaşmışlardır. Ama suçüstü yakalandıklarını görmeyecek denli de ahmaktırlar. Bunların içinde en ahmağı da AKP Hükümetinin ayıplarını örten asma yaprağı Hüseyin Çelik isimli zavallıdır.

Dersîm’in direnişçi asi kızı Sara

İzmir DGM’den, Elazığ ve Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri cezaevleri ve mahkemeleri derken, buralardaki direnişçiliğiyle kendisini herkese kabul ettirdi. İzmir Çankaya’daki mahkeme binasını “Kahrolsun Sömürgecilik!” sloganlarıyla inlettiği 1977 Martında onu dinlerken eşlik etmemek mümkün değildi. O zamandan beri bilirim Sakine Cansız’ı ya da özgür iradesiyle aldığı ismiyle Sara’yı. Esat Oktay’a ve onun şahsında 12 Eylül askeri faşist cuntaya kök söktüren Dersim’in asi kızının hedef alınması tesadüf değildir. PKK’nin kurucu üyesi Sakine yoldaşa yapılan bu saldırı aslında özgürlük yolunda kararlı adımlarla ilerleyen özgür Kürt kadınına yönelik bir saldırıdır. Yeşil Türkçü Faşist Rejimin en çok korktuğu gelişme kadının irade sahibi olması, özgürleşmesidir. Kürt kadını ise dünya kadınlarının özgürlük mücadelesinin bayraktarlığını yapmaktadır. Sakine Cansız da bu mücadelenin sembol isimlerinden biriydi. Özgür Kürt Kadınının temsilcilerinden PKK kurucu üyesi, Dersîm’in direnişçi asi kızı Sara yoldaş Besêlerin, Zarîfelerin güncellenmesi ve zirveleşmesinin de canlı ifadesiydi. O hedef seçilmeyecekti de kim seçilecekti?
Dersîm’in Asi Kızının anısını yaşatmak, tıpkı O’nun yaptığı gibi yoldaşlarını yaşatmak için gerektiğinde ölümü göze almak, insanlık onurunu ve Apocu iradenin yenilmezliği dosta düşmana kabul ettirmek için YAŞAMINA DİRENMEK ve düşmanı kendi merkezinde de olsa yenilgiye uğratmakla olur. Davul bile dengi dengine denir. Sara yoldaşın anısına sahip çıkmak da onun direnişçi kişiliğine, sadakatine ve yaşam sevincine denk olmalıdır. Tepkiler, yalnızca Fransa değil, tüm Avrupa, hatta tüm sömürgeci merkezleri sarsa bilmelidir. Başka türlüsü menfur cinayetin açığa çıkarılmasına hizmet etmez. Üzerimize serpilmiş ölü toprağını atmak için bundan daha güçlü rüzgar mı olur?
Siyasi uyuşukluktan silkinerek büyük bir siyasi olgunluk, kararlılık ve radikallikle Ahmed Arif’in dediği gibi, “Yürü üstüne üstüne, tükür yüzüne cellâdın” diyerek yürüyelim emperyalist Avrupa celladı ve sömürgeci faşist TC rejiminin üstüne. Bu kanlı tuzak ancak böyle boşa çıkarılabilir.