Demokratik öz yönetim gerçek halk yönetimi demektir. Halkın kendi içinden ve kendi öz iradesiyle belirlediği yönetimidir. Deniliyor ki; "Zaten dört-beş yılda bir parlamento ve belediye seçimleri yapılıyor, bunları zaten halk sandığa gidip seçiyor. Böylece demokratik sistem işliyor. Demokrasi için bu yeterlidir!" Oysa ki, gerçek bir demokrasi için bunun asla yeterli olmadığı ortada. Yeterli bir demokrasi olsaydı zaten ne Türkiye’nin ne de modern dünyanın durumu bu olurdu. Demek ki demokrasi adına işleyen şey, başka bir şey. İşleyen dev gibi sömürgeci-soykırımcı bir devlet sisteminden ibaret. Dört-beş yılda bir sandığa gidip oy kullanmakla halk kendi kendini yönetmiş olmuyor. Yönetmek günlük politika işidir. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi ise o zaman halkın politikleşmesi lazım. Halkın politikleşmesi ise kendi kendini günlük olarak yönetmesi demektir. Sadece kimin onu yıllarca yöneteceğine karar vermek için sandığa gitmesi ile sınırlı bir katılım değil de günlük politik katılıma dayalı, günlük karar mekanizmalarında yer almaya dayalı bir demokratik toplumsal sistem gerekli. Halkın günlük katılımına dayalı bu demokratik politika tarzı, demokratik öz yönetimler vasıtasıyla hem mümkündür hem de sadece Kürdistan’da yaşanan sorunların değil, çağımızın ve toplumumuzun önünde duran hayati sorunların da dermanı olacaktır. 

Her şeyden önce bir toplumun veya bir halkın kendi öz yönetimi, kendi öz dinamiğinden olmalı. Yabancı olmamalı. Yabancı, dışarıdan olan yönetim, yöneteceği toplumun ruhsal dokusuna, sinir uçlarına, maddi manevi hassasiyetlerine yeterli duyarlılığı tüm tarihsel örneklerinde gösterememiştir. Devlet yöneticiliğindeki topluma yabancılığı biliniyor. Devlet yönetimindeki duygu, vicdan, maneviyat yoksunluğu günümüz toplumunun yaşadığı sorunların ana kaynağıdır. Adeta beynin vücuda yabancılığı gibidir. Yönetim toplumsal beyinse eğer, o zaman bu büyük bir felçlik durumu olmaktadır. Toplum kendisine her bakımdan yabancı olan yöneticiler tarafından yönetilmeye kalkıldığında, böyle bir felç olma durumu yaşanmaktadır. Kürdistan’ın yüzyıllardır yaşadığı durum biraz böyledir. Kürt toplumunun sürekli kendisine yabancı yöneticiler tarafından yönetilmesinin yarattığı büyük bir felçlik vardı. Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin yarattığı iradi gelişmeler, bu felç olma durumunu ortadan kaldırdı. Kürtlerin şimdi kendi yerel öz yönetimlerinin tanınmasını talep etmeleri, yaşadıkları bu tarihsel tecrübelerin sonucudur. Çok haklı ve demokratik bir taleptir. 

Çünkü bir yönetim, yöneticiliğini yapacağı toplumun öz kültürünü taşımalı. Yöneteceği toplumu tüm boyutlarıyla tanımalı. Bu tanıma düzeyi, öyle eğitimle dışarıdan öğrenilmiş bir tanımayla sağlanacak gibi değildir. Sadece etnik aynılıkla da ilgili değildir. Zihinsel-ruhsal bütünlükle ilgilidir. İnancıyla, kültürüyle, felsefe ve bilimiyle, özce tüm modernitesiyle kendine aidiyetle ilgilidir. Bunu devletin atadığı vali ve kaymakamlarda bulmak mümkün değildir.  

Demokratik öz yönetim olgusu, devletin varlığını ve otoritesini tümden ret etmiyor. Halkın yerelden kendi kendisini günlük olarak yönetmesi anlamına geliyor. Her konuda kendi güncel politikasını belirlemesi anlamına geliyor. Kendi yaşam ve geçim koşullarını, güvenlik koşullarını, ahlak ve politikasını belirlemesi oluyor. Devletle ilişkiler konusunu ise yeniden düzenlemeyi gerektiriyor. Çünkü şimdiye kadarki devlet yasaları, böyle yerel yönetimlere dayalı bir hukuka sahip değildi. Böyle bir hukuku oluşturmak, devletin bazı yasalarında da değişimi elbette gündeme getirmektedir. Anayasal vatandaşlık çerçevesinde geliştirilecek basit birkaç değişiklikle bu aşamayı kat etmek de mümkündür. Tabi bu aşamaları kat etmek, her şeyden önce devletin, Kürt sorununu bir biçimde çözmeye karar vermesine, buna paralel olarak demokratikleşmeye karar vermesine bağlı kalmaktadır. İşte olmayanlardan biri de budur. Türkiye’de olmayan iki önemli şey var. Birinci olmayan; gerçek bir halk demokrasisi ki bunu Kürtler kendi yerellerinde geliştirmeye çalışıyorlar, ikinci olmayan ise devletin Kürt sorununu ve demokratikleşme sorununu çözmeye karar kılmasıdır. Bu konuda devlet hala bir mesafe almış değildir.

DBP’li belediye eşbaşkanlarının Amed’de gerçekleştirdikleri demokratik öz yönetim konferansının sonuç bildirgesinde, devlete bu konuda yapılan çağrının cevapsız kalmaması çok önemlidir. Konferans bileşenleri devleti, halkın öz yönetim taleplerine saygı göstermeye ve cevap vermeye çağırdı. Bu talebe devletin Cizre’deki gibi yaklaşmaması gerekir. Bu hala bir fırsattır. Devletin uyguladığı tüm sömürgeci-soykırımcı siyasete rağmen, Kürtlerin hala birlikte özerk bir statüyle ortak yaşama çağrısı yapmaları, Türk devletine tanınan büyük bir şans olmaktadır. Devletin hala var olan bu şansı zamanında ve iyi kullanmaması halinde ise Kürtlerin sorunu artık bir yerel öz yönetim sorunu olmaktan, özerk yönetim sorunu olmaktan çıkar ve farklı bir mecraya kendisini taşır. Bu açıdan konferansın yaptığı çağrının cevapsız kalmaması gerekir.