Saldırıların bir tarafı 90’lı yılları çağrıştıran kirli özel savaş yöntemleridir. Yeni ordu ve özel kuvvetler kurulması çalışmalarıdır. Durmadan arttırılan askeri ve polisiye operasyonlardır. Bununla ikiz kardeş gibi yürüyen diğer yanı da psikolojik savaş yöntemleridir. Buna sinir harbi de diyebiliriz. Medyaya da başrol verilerek sürdürülen bu sinir harbi Kürt halkının bütün sinir uçlarıyla 24 saat uğraşmaktır. Amaçları halka rahat bir saniye vermeden yormak ve kışkırtmalarla zıvanadan çıkartmaktır. Halkı karakollar, hapishaneler, hastaneler, gasilhaneler, camiler ve mezarlıklar arasında koşturarak bitirmek istiyorlar. Şaşkın ve bitkin hale düşürülen halkın kendilerine boyun eğeceğini planlıyorlar. İşkence seanslarında bir tek kişiye uygulanan irade kırma yöntemleri çok daha kapsamlı olarak bütün bir halkın iradesini kırmak için ve her yolla uygulanıyor. Böylece halk mecalsiz bırakılmak ve kaçmaktan kovalamaya vakit-güç bulamaz hale getirilmek isteniyor.
Halk demokratik çözümü tercih ettiği için bütün engellere rağmen seçimlere girip yerel yöneticilerini ve milletvekillerini seçiyor ama onlar halkın seçtiklerini zindanlara atıyorlar.
Halk anadilde eğitim istiyor ama onlar hala Kürt çocuklarına her gün “Türküm, doğruyum…” diye yemin ettiriyorlar. Halkın çocuğuna istediği adı vermesi bile engelleniyor. Hastanelerde Türkçe bilmediği için tedavi edilmeyen hastalar var. Devlet camilerinde tekçi devlet dini dayatılıyor. Başbakan ise dalga geçer gibi “Bizden anadilde eğitim istemeyin” diyebiliyor. En temel insan haklarını pazarlık ve şantaj konusu yapabiliyor.
Evini köyünü yıkıp yakarak büyük şehirlere sürdükleri milyonlarca insanı açlığa mahkum ediyorlar. Sonra da aç ve işsiz bıraktıkları insanların acılarıyla dalga geçiyorlar. Açlıkla terbiye politikalarının sorumluluğunu gene halkın sırtına yıkıyorlar.
Halk “Operasyonlar dursun, demokratik-barışçı çözüm” derken onlar Sri Lanka formülü üzerine çalışıyorlar. Askeri operasyonlar ve polis saldırıları her gün can almaya devam ediyor. “Askeri vesayete son verdik” diye böbürlenirken ordunun başına özel savaşçı ve kimyasalcı bir paşayı getiriyorlar.
AKP tam da “alacağına tazı, borcuna tavşan” kurnazlığında. Demokrasi kahramanlığı taslıyor ama halka en küçük hak tanımıyor. Tersine hukuksuzluğu kalıcılaştırmaya çabalıyor. Yüzde 10 barajı desek “Biz koymadık ki...” diyorlar. 10 senedir tek parti olarak iktidarda iken hala bunu kaldırmıyorlar. Çünkü bu baraj halkın iradesine karşıdır.
Bu şartlarda Kürt halkının Demokratik Özerklik ilanı bir fantezi ya da bir lüks değil geldiğimiz aşamanın zorunlu ve kaçınılmaz bir adımıdır. Kürt halkı için varlık-yokluk, ölüm-kalım meselesidir. Kürt halkı bugüne kadar kendisine “Ölme eşeğim ölme... Bahar gelecek...” kabilinden Nasrettin Hoca fıkraları anlatanlara “Êdî Bes e” demiştir. Kendi özgür yaşamını kendi elleriyle kurmak için harekete geçmiştir. Ayrıca bu özgür yaşamı sadece kendisi için değil tüm ezilenler için istemekte, bu yolda bütün ezilenlerle mücadele ve kader birliği yapmaktadır.
Bu yönelimi bastırma amaçlı vesayetçi yaklaşımlar zaten eski sömürgeci kafanın aynen sürdüğünü gösteriyor. Özünde aynı olmakla birlikte bir de beyaz sömürgeci kafalar var:
“Demokratik Özerklik’i nerede nasıl kuracaksınız? Parayı nereden bulacaksınız? Öz savunma nasıl olacak? vb. vb...” sorularla gündeme geliyorlar. Bu soruların sahipleri halkın özgürlüğünden yana iseler gelirler ve halkla birlikte bu soruların somut cevaplarını bulurlar. Yoksa “Bu iş olmaz-olamaz” kafası beyaz sömürgecilikten başka bir şey değildir. Çünkü bu “Kürtler ve ezilenler özgür olup da kendi kendisini yönetemez. Onları ancak biz merkezi devletimizle idare edebiliriz. Bu arada istemesek de bazı sadakalar, hak kırıntıları veririz. Şükür deyip otursunlar” demektir.
Artık halk ve ezilenler bunu açıkça reddediyor. Özgürlük ve Demokratik Özerklik diyor. Bunu da kendi elleriyle, emekleriyle inşa ediyor, edecek.
Haydi misafirler...Davranın bizimkiler... Yolumuz açık olsun!