Dünyada herhalde ahlaki ölçüleri bu kadar zayıflamış, bukalemun gibi araziye ve zamana bu kadar kendini uyduran birine rastlamak mümkün değildir ya da zor rastlanır. Tayyip Erdoğan’dan söz ediyoruz! “Tam bir yüzsüz” sözü Erdoğan’ı tarif ediyor. Kürt halkına bu yüzyılda yapılmış en büyük zulmü uyguluyor, ama bunu yaparken Kürt halkına “PKK ile aranıza mesafe koyun” çağrısı yapıyor. Sadece Kürt halkının aklıyla değil, dünyayla alay ediyor.
Kürt halkı AKP’nin zulmünü her gün yaşıyor. AKP’nin zulmüne maruz kalmamış Kürt ailesi yoktur. Eskiden bir kısım Kürtler zulüm görürken şimdi zulümden tüm Kürt halkı nasibini alıyor. Kürt halkının mücadelesi toplumsallaştıkça Türk devletinin zulmü de toplumsallaşıyor. 1990’lı yıllarda Kürt halkını PKK’nin baskısından kurtarma adı altında faili meçhul cinayetler işleniyor, köyler yakılıp yıkılıyordu. Böylece PKK ile halkı birbirlerinden ayırdıklarını söylüyorlardı. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın Kürtlere PKK’den ayrılın çağrısı 1990’lı yılların bu zihniyetini ifade ediyor. Bu kadar zulmü halkı PKK’den koparmak için yapıyorlar. Çünkü her ağzını açtıklarında “PKK baskı yapıyor, bu nedenle BDP oy alıyor” diyorlar. Sömürgecilerin, soykırımcıların, baskıcı güçlerin ve AKP’nin lügatinde olan “PKK ile halkı ayırmak” cümlesini “halka daha fazla baskı yapılacak” biçiminde anlamak gerekir.
Demokratik Özerklik olmaz diyerek Kürtlerin siyasi iradesini tanımayan, anadilde eğitim olmaz diyerek kültürel soykırımı sürdürmekte ısrar eden Tayyip Erdoğan’ın çağrısının işbirlikçi bir kısım Kürt için bir anlamı olabilir; ama her gün, her saat devlet zulmünü yaşayan Kürt halkının çoğunluğu açısından bir anlamı yoktur. Hatta bu tür çağrıları duydukça Kürt halkı daha da öfkeleniyor. Çünkü her gün zulüm altında olan bir halka bu tür çağrıları yapmak halka küfür gibi geliyor.
Anlatırlar, bir zamanlar Siverek’te Celal Bucak halka büyük zulüm yaparmış. Devlet Kürt halkı için ne anlam taşıyorsa Celal Bucak da Siverek halkı için bu anlamı taşıyormuş. Orada devlet halkı kontrol etme rolünü Celal Bucak’a vermiş. Yani maşayı kullanıyormuş. Celal Bucak da halka zulüm yaparken “tırşıkçı” denen işbirlikçilerini kullanıyormuş. Bu tırşıkçılar Celal Bucak kendilerine küfür ettiğinde “ağa bana küfür etti” diye sevinirlermiş. Şimdi Kürdistan’da bu “tırşıkçıların” yerini “siyasi tırşıkçılar” almış. Bunlar da lafla, demagojiyle halkı kandırma peşindedirler. İşte bu tırşıkçılar halk için küfür olan Erdoğan’ın sözlerini “Erdoğan ne de güzel konuşuyor” diye alkışlıyorlar. Bir zamanlar bazı Kürtlerin Abdülhamit’i “bavo” görmesi gibi bu işbirlikçiler de Tayyip’i “bavo” görüyorlar. Kürt halkının mücadelesinin yükseldiği bu dönemde işbirlikçilik para ediyor. Onlar da Tayyip’e “bavo” diyerek bu fırsattan yararlanıyorlar. Apo ve PKK düşmanlığının rantını yemeye çalışıyorlar. Eskiden Apo ve PKK rantını daha çok Türkiye’deki bir kısım çevreler yerdi. Şimdi AKP bir kısım Kürtleri kullanarak psikolojik savaşı yürüttüğünden şimdi PKK ve Apo rantını daha çok bu işbirlikçiler yiyor.  Bu tırşıkçılar da aynı AKP ve yalaka yandaşları gibi “cezaevlerindekiler neden açlık grevine (işbirlikçilerin “bavo”su Erdoğan açlık grevi de yok diyor) giriyorlar; bu talepler demokratik siyasetle dile getirilebilir ve elde edilebilir” diyorlar. Onlar da babaları Erdoğan gibi Kürt halkının gözünün içine baka baka alay ediyorlar. Bırakalım örgütlenme ve demokratik siyaset yapmayı, zindanlardaki insanların sesini duyurmak için yaptıkları en ufak bir yürüyüşe bile izin vermiyorlar. İki yıla yakındır BDP’nin hiçbir demokratik eylemine izin verilmiyor. Her demokratik eyleme saldırılıyor. Bu ortamda taleplerini demokratik siyaset yoluyla istesinler demek, halkla alay etmekten başka ne anlama gelir?
Binlerce demokratik siyasetçi demokratik siyaset yaptığı için içeride. Bilinçli Kürt olmak ve demokratik siyaset içinde yer almak şu anda suç haline getirilmiştir. Çünkü bilinçli ve örgütlü Kürt istenmiyor. Bilinçli ve örgütlü Kürt’e bu kadar saldırının olduğu yerde hangi demokratik siyasetten söz edilebilir? Bugün Kürdistan’da Kürtlerin haklarını ve özgürlüğünü istemek suçtur. Sadece marjinal gruplara ve kişilere PKK ve BDP’ye saldırdıkları için bazı şeyler söylemesine izin verilmektedir. Bunlar dışındaki Kürtlerin söz söylemesi ve örgütlenmesi suç konusudur.
2009 yerel seçimlerinden sonra başlatılan bilinçli ve örgütlü Kürt’e, yani demokratik siyasetçilere saldırı sürmektedir. Demokratik siyaset yapma zemini ortadan kaldırılmıştır. Bu ortamda zindandaki tutsaklara açlık grevi yapmayın, bu talepler siyasi yoldan dile getirilmeli denilmesi küfür değil de nedir? Bu insanlara demokratik siyaset yapma hakkı tanınmadığı için bu açlık grevleri ortaya çıkmıştır. Demokratik siyaset üzerinde bu kadar baskı olmasaydı, demokratik siyasal mücadele imkanı bulsalardı tabii ki bu eylem biçimine yönelmezlerdi. Demokratik siyaset yapanlar zindanlara atıldığı ve siyasi olarak bitirilmek istendikleri için bu eyleme başvurmak zorunda kalmışlardır. Bir mitinge ve basın açıklamasına izin verilmeyen bir yerde “bu eylemlere gerek yok, siyasi yolla dile getirilebilir” demek Türkiye gerçeğini görmezlikten gelmektir. Özellikle Kürdistan’daki asker, polis ve yargı terörünü görmezlikten gelmektir.
Demokratik siyaset birkaç milletvekilinin mecliste olması değildir. Kaldı ki bunlar üzerinde öyle bir psikolojik savaş yürütülüyor ki, sağlıklı düşünmeleri engelleniyor. Psikolojik savaş saldırısıyla özgür düşünmeleri ve iradeleri felç edilmek isteniyor. Bu da belirli düzeyde etkili oluyor. Demokratik siyasal mücadeleyle gerçekleri tam dile getirmeleri ve harekete geçmeleri engellenerek sürekli savunma pozisyonunda kalmaları sağlanıyor. Öyle ki, onların da zaman zaman gerçekleri görmeleri engelleniyor.
Aslında milletvekillerini de içeri atarlar, ama AKP psikolojik savaş yürütemezse ayakta kalamayacak bir iktidardır. Propaganda ve demagoji yapacak bir zemininin de olması gerekiyor. Bu nedenle milletvekillerini tutuklamıyor. Böylece tüm baskıları ve zulmü bu durumla örtüyor. İç ve dış kamuoyuna “bakın demokratik siyaset yapma imkanı var” mesajı veriyor. Milletvekillerinin tutuklanmamasının nedeni budur. En azından grubu düşürmek istiyor. Bunun ne getireceğini, ne götüreceğini hesap ediyor. Gelinen aşamada hala milletvekillerini tutuklamamayı yararlı görüyor. Yoksa demokratik siyasete fırsat vermek için milletvekillerine dokunmaktan çekinmiyor.
Tabii ki milletvekillerin bu durumu görerek sonuna kadar imkanları zorlayıp mücadele etmeleri gerekir. Onlar milletvekillerin varlığını psikolojik savaşı sürdürme ve zulmün üstünü örtmek için kullanmak istiyorsa o zaman milletvekilleri de bu zulmü ortaya koyarak, bu zulme karşı mücadele edip psikolojik savaşı boşa çıkarmak için hareket etmelidirler. Yani onların hesaplarını tersine çevirmelidirler. Böyle bir mücadele tarzı içinde olunmazsa milletvekillerinin varlığını kendi zulüm düzenini korumak için kullanırlar. Demokratik siyaset gerçeğinin bu konuda çok dikkatli, tutarlı ve AKP’nin oyunlarını boşa çıkarıcı konumda olması gerekir. Bazı demokratik siyasetçiler AKP’nin psikolojik savaş oyunlarına gelebiliyor. AKP en sıkıştığı dönemde ortamı yumuşatma ve mücadeleyi gevşetmek için bir demagojik söylem ortaya atıyor; buna bazı demokratik siyasetçiler bilmeyerek de olsa alet oluyor. Amiyane deyimle oltaya takılıyorlar.
Demokratik siyaset alanı, demokratik siyasi kanallar açılırsa iyi şeyler olacak diyebiliyor. Demokratik siyaset kanalının açılması da bir iki BDP’liyle bir iki AKP’linin görüşmesi sanılıyor. Halbuki demokratik siyaset yapma ortamı kalmamıştır. Demokratik siyaset yapma imkanının kalmadığını ortaya koymak ve demokratik siyasi ortamı yaratmak için mücadele etmek gerekir. Mücadele ederek demokratik siyaset ortamı yaratma pozisyonunda olduklarını vurgulamaları gerekir.
Şu anda demokratik siyaset yapma koşulları ortada kalmamıştır. Sadece on yıllardır verilen mücadele sonucu demokratik mücadele kültürü ve bu alanda mücadele etme ısrarı vardır. Demokratik mücadele ortamını yaratma mücadelesi vardır. Yoksa mevcut durumu demokratik mücadele ortamının varlığı gibi görmek büyük bir yanılgıdır; Türk devletinin özel savaşını anlamamaktır. Dolayısıyla bu özel savaş sistemini iyi anlamak, bu çerçevede milletvekilliğini, meclisi ya da hala içi boşaltılmış parti resmiyetini bu özel savaşa karşı bir mücadele zemini haline getirmek gerekir. Bunun da Türkiye gerçeğinde bir mücadele biçimi olduğunu görmek ve gereğini yapmak önemlidir.
Zindan direnişi bir yönüyle demokratik siyaset alanının kapatılmasına karşı demokratik siyaset alanı yaratma mücadelesidir. Kürt demokratik siyaseti ve demokrasi güçleri zindan direnişine bir süredir destek veriyor. Bu direnişin özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki yeri anlaşılmıştır. AKP’nin pervasız saldırılarına karşı bir cevap olduğu görülmüştür. Çünkü bu açlık grevleri gerçek demokratikleşme konularını gündeme koymuştur. AKP’nin gerçek yüzü de açığa çıkmaktadır. AKP’nin gerçek yüzünün açığa çıkması demokrasi ve Özgürlük Mücadelesi için muazzam imkanlar ortaya çıkarmaktadır. Bu açıdan demokrasi güçleri bu direnişle daha fazla bütünleşmelidir. Zindan direnişçilerinin ortaya atarak tıkanmış siyasetin önünü açmak için kılıç darbesi vurmaları doğru anlaşılmalı ve hakları verilmelidir.
Zindanda direnenler tecrübeli siyasetçilerdir; mücadele içinde pişmiş insanlardır. Bilinçli hareket etmektedirler. Hiç kimse onlara bu eylemi yapın dememiştir. Türkiye’de yürütülen özgürlük ve demokrasi mücadelesine kendi cephelerinden cevap vermişlerdir. Duyguyla, tepkiyle yapılan bir eylem değildir. Bu nedenle bu eylemin özgür ve demokratik yaşamla bağı anlaşılmalı ve buna göre yaklaşılmalıdır. Böyle keskin bir eylem biçimine neden başvurulduğunu Tayyip Erdoğan’ın Abant konuşması ortaya koymaktadır. Bu direnişi ortaya çıkaran Abant’ta kendini dışa vuran bu zihniyet ve uygulamalardır.