Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun, Türkiye siyasi hayatını değiştirecek olan Selahattin Demirtaş’ın alacağı oydur. Bu oy oranı yüzde ona yaklaşır ve onu aşarsa, hele CHP-MHP koalisyonunun çatlamasıyla birlikte Demirtaş ikinci tura kalan aday olursa, bilin ki, her kim Köşke çıkarsa çıksın, AKP’nin başına kim gelirse gelsin, kim Başbakan koltuğuna oturursa otursun, Türkiye o anda demokrasi yolunda tarihi boyunca kat ettiği yoldan yüz kere daha büyük bir mesafeyi almış olacaktır.

Bunun dışında, kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi bir sonuç alınırsa, yani Erdoğan birinci turda seçilir de Ekmeleddin İhsanoğlu, diyelim ki yüzde kırklarda bir oyla yarışı bitirirse, Türkiye’nin siyasi hayatında hiç bir yenilik ortaya çıkmış olmayacaktır. AKP yine hükümet partisi, Erdoğan yine bütün “icranın başı“, CHP yine “ana muhalefet” partisi, MHP yine “küçük muhalefet” partisi olarak yaşamaya devam edecek, her şey 12 yıldır nasılsa öyle devam edecektir.
Bu bakımdan “demokrasi ve değişim”, Demirtaş’a verilen, her fazladan “oy” anlamına geliyor. Seçmenin vereceği oy, Demirtaş’ı ve HDP’yi, yüzde on barajını geçmeye ne kadar yaklaştırırsa, ülke “demokrasi ve değişim” sürecine o oranda girmiş olacak...
 O halde “demokrasi” ve “değişim” isteyen her seçmen için adres Demirtaş.
Neden? Çünkü, Demirtaş seçimlere “demokratik özerklik” ve “demokratik ulusun inşası” hedefiyle giriyor.
Bu iki “hedef” yoksa, Demirtaş’ın seçim yarışının da bir anlamı olmaz. Öyledir: Sorun Çankaya’ya “en iyi olanın” çıkması değil, Erdoğan’ın otoriter rejim kurma yeltenişine ve mezhepler arası savaşa açılan mezhepçi politikasına alternatif yaratılması...
Ne diyor Başbakan? “Ben milletim, devlet değilim.”
Eğer doğruysa, onun “merkezi, bürokratik Ankara diktatörlüğünden” vazgeçmesi ve Demirtaş’ın programına, yani “demokratik özerkliğe” “evet” demesi gerekir. Çünkü “merkezi ve bürokratik devlet diktası”, şu ya da bu kişinin Köşke çıkmasıyla değil, Türkiye’nin 20-25 demokratik özerk bölgeye ayrılması ve böylece “merkezi devletin” güçten düşürülmesiyle ortadan kaldırılır. Böyle bir “idari” yapı söz konusu olduğunda, köşke kım çıkarsa çıksın farketmez.
Bunun anlamı şudur: Selahattin Demirtaş’ın programı, yalnızca onun programı, “Erdoğan’ın tek şef” olarak, devletin başında yaratacağı tehlekiye karşı alternatiftir. “Demokratik özerklik” yoksa, kim “seçilerek” Köşke çıkarsa, o bu devletin başında bir “diktatör” olur.
Ve “demokratik özerkliği” tamamlayacak olan en büyük programatik hedef: Demokratik ulus...Ortadoğu “ulusların” ve “mezheplerle” “dinlerin” kavgasıyla kan kaybediyor. Yahudilik İslam’a, İslam yahudilğe ve Hristiyanlığa, sünnilik şiiliğe, şiilik sünniliğe kan kusturuyor. Türkiye her an aynı kaderi paylaşabilir. Erdoğan bu tehlikeyi arttırıyor. O “mezhepçi” ve “Türkçü” bir Köşk adayı...
Bu tehlikeyi önlemek, Türkiye “halklarını” ve onların farklı “dinlerini”,”mezheplerini” her birinin kendi bağımsız kimliği temelinde, tek bir “demokratik ulus” içinde birleştirmeye bağlı. Bu program hedefini yalnızca Demirtaş savunuyor.
O nedenle oylar Demirtaş’a...
O halde “nasılsa Selahattin Demirtaş kazanamayacak” diyerek, Erdoğan karşıtları İhsanoğlu’na, İhsanoğlu karşıtları Erdoğan’a oy vermemeli. Bu ikisinin programı aynı. Her ikisi de “merkezi devleti ve Türk milliyetçiliğini” savunuyor. Seçim bunların arasında olmayacak; “merkeziyetçilik ve milliyetçilikle” “demokratik özerklik ve demokratik ulusculuk” yarışacak...
Birinci anlayış Türkiye’yi ve şu anda Ortadoğuyu kana buladı. İkincisi ise barış ve refah sağlayacak...
Şimdi “ulusalcılar” Erdoğan diktasını önlemek için, Aleviler “mezhep savaşını“ önlemek için, “bürokratik merkeziyetçiliğe” karşı “demokratik özerkleşme” ve “mezhepçi milliyetçiliğe” karşı “demokratik uluslaşma” programına, bu programın sözcüsü Demirtaş’a oy vermelidirler...