Türkiye siyasal tarihinin en kritik seçimi, yeni bir dönem açısından önemli sonuçlar ortaya çıkartmış bulunuyor. Bu seçimlerle birlikte Sayın Abdullah Öcalan’ın yirmi yılı aşkın süredir geliştirmeye çalıştığı halkların birleşik demokratik mücadele hattı, büyük bir atılım yapmıştır. Tabi ki bu gerçeklik salt ortak mücadele hattının örülmesi değil, gelinen aşamada Demokratik Ulus perspektifiyle demokratik çözüm iradesinin de açığa çıkmasıdır. Baştan belirtmek gerekir ki ortaya çıkan başarı öncelikle HDK/HDP fikriyatıyla yolu açan Sayın Öcalan’ındır. Türkiye uzun yıllar değişim sancısının derinden yaşandığı bir ülke oldu. Tekçi ulus inşa projesi, Türkiye’nin ideolojik, politik, kültürel ve sosyoekonomik yapısını şekillendiren paradigma olarak dayatılırken, daha başından itibaren kabul görmedi. Dolayısıyla cumhuriyet tarihi, homojenleştirmeye karşı direnişlerin tarihi oldu. Özellikle son kırk yıl, mücadelenin en sert yaşandığı dönem oldu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü uzun soluklu mücadele sonucunda homojenliğin perdesi yırtılırken, toplumsal farklılıklar bütün boyutlarıyla görünür hale geldi. Yakın zamana kadar kapitalist moderniteye karşı mücadeleleriyle perdeyi yırtanlar Kürtler oldu. Dolayısıyla uzun süre sahnede hep Kürtler yer aldı. Şimdi ise tablo değişiyor. Başta Alevi inanç çevreleri olmak üzere AKP’den umduğunu bulamayan mütedeyyinlerin, emekçilerin, kadınların, yoksulların, ezilenlerin kapitalist moderniteye karşı Kürtlerle birlikte sahnede yer alacakları bir döneme girilmiş oldu. Aslında Alevilerin durumundan da anlaşılacağı üzere ortaya çıkan özneler uzun süredir gelişim halindeydi. Ne var ki savaş olgusu, bu öznelerin daha güçlü ve örgütlü şekilde hareket geçmelerine hep ket vurdu. Savaşın yarattığı çelikten zırh, toplumsal hakikatin üstünü örttü, gerçekliğin bütün boyutlarıyla görünür olmasını engelledi. Toplumun en temel yaşamsal sorunları bile hep ötelendi, gündelik hayatın gerçekliğine adeta yabancılaştırılarak savaş politikalarının bir nesnesine dönüştürüldü.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye toplumu 2000’li yıllardan itibaren artan şekilde demokratikleşme ve özgürlük alanlarının genişlemesi için arayış içinde oldu. 1999 yılında Sayın Abdullah Öcalan’ın PKK’nin gerilla güçlerini sınırların dışına çekmesi, yaşanan gelişmelerde belirleyici rol oynadı. Oluşan görece barışçıl ortam, toplumun kendi gündemini oluşturmasına olanak sağladı. Elbette bu değişim arayışı düzenli, pürüzsüz ve kapsamlı bir şekilde kendini dışa vuramadı ve demokratik bir kanala akma imkanı bulamadı. Böyle olunca da Kürt Özgürlük Hareketi’nin sistemi sürdürülemez duruma getirmesi sonucu yaşanan kaos aralığından AKP çıktı.

Daha başından Kürtlerin de AKP’ye büyük destek sunduğu, sır değil. Nitekim AKP yıllarca bu durumu kullanarak, çözüm adına çözümsüzlük politikasında ısrar etti. Yine kent yoksulları, özellikle de güvencesiz sektörlerde çalışan emekçiler üzerinde kurduğu hegemonya ile muazzam bir toplumsal desteğe ulaştı. Bu kesimlerin de ağırlıkla Kürt yoksullarından ve emekçilerinden oluştuğu biliniyor. Ancak AKP yıllarca Kürt sorunu gibi işsizlik ve yoksulluk sorununu da çözmeyerek yönetmeyi tercih etti. Yine bu desteği, parametreleri 2023 ve 2071 olarak belirlenen hegemonya hedeflerine ulaşmanın zeminine dönüştürdü. Oysa ki bu desteğin, Kürt sorunun çözümüne yönelik koşullu bir destek olduğu, bu seçim sonuçlarıyla da ortaya çıkmış oldu. Sonuçlar gösteriyor ki AKP Kürdistan’da yaşadığı hezimetle birlikte Batı’da da Kürt toplumsal zemininde hezimete uğramıştır. Sayın Öcalan’ın tüm çaba ve girişimlerine rağmen çözüm yönünde adım atmaması, AKP’yi yenilgiye götüren asıl nedendir.

Açık ki Newroz Manifestosu ile içine girilen yeni dönem, HDP’nin seçim zaferinde belirleyici rol oynamıştır.

Sayın Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’ta milyonların tanıklığında yayınladığı manifesto ile Türkiye’nin yeni bir döneme girdiği aşikârdır. AKP’nin şu ana kadar çözümü ilerletecek adımları atmamış olması, bu gerçeği değiştirmiyor. Yeni süreç, toplumun en geniş kesimlerinin kendi asli gündemleri üzerinden hareket etmesine olanak sağladı. Çokça bahsi edilen Gezi olgusu, Newroz manifestosu ile oluşan çatışmasızlık iklimi olmadan gelişemezdi. Gezi’de kendiliğinden bir araya gelen binlerce-yüz binlerce yurttaş birbiriyle iletişim kurma, birbirini anlama ve komünlerde paylaşımda bulunma gereksinimi hissetti. Ortak duygular etrafında muhafazakarlaştırmaya, baskıya, dayatmaya, otoriterleşmeye ve hiyerarşiye meydan okudular. Çok kesin bir şekilde söylenebilir ki o ana kadar daha çok Kürtlerle anılan Gezi Parkı türünden eylemler Newroz öncesi “korkunç” ve “dehşet verici” olarak nitelenir, kaygıyla izlenirdi. Çok farklı kesimler Gezi’de korkunç ve dehşet verici olarak görülen eylemlerin içinde yerini aldılar. Karşılaştıkları saldırı karşısında Kürtlerle empati kurdular, anlamaya çalıştılar. O dönemde yeni sürecin yarattığı iklimin gelecek açısından en önemli yanı buydu.

Bu gerçeklik, yıllardır savaşın, çatışma ve gerilimin neden bir yöntem olarak benimsendiğini ve ısrarla sürdürüldüğünü açığa çıkarttı. Açık ki savaş rejimi yalnızca acı, kan ve gözyaşı olarak açıklanamaz. Savaşın en önemli yanı, yaşamı yöneterek toplumu yeniden üretmesidir. Yaşananlar gösteriyor ki Newroz Manifestosu ile birlikte toplumu savaşın ihtiyaçlarına göre biçimlendiren ırkçı, şoven milliyetçi politikaların beslendiği zemin ciddi anlamda aşınmıştır. Bu seçimlerle birlikte AKP’nin Neo-Kemalist bir anlayışla dayattığı, muhafazakârlaştırma ve bu temelde toplumu tek tipleştirme projesi de boşa çıkartılmış oldu. Türkiye yeni bir döneme girerken, toplum da kendi gerçek gündemi üzerinden harekete geçme, radikal demokrasi temelinde yeni yaşamı inşa olanağına kavuşmuştur.