
Kapitalist sistemin 1970’li yıllardan sonra içine girdiği ‘Küresel Finans Çağ’, insanlığın tüm maddi ve manevi değerlerinin emtialaşması, insanın insan olmaktan çıkarılıp, kar elde etme aracı haline getirilmesi ve emekçi kesimin çağdaş köleler konumuna düşürülmesini getirmiştir. Paranın tanrısallaştırıldığı bu çağ, aynı zamanda kapitalist sistemin dünyanın bütününe hükmetmeye başladığı zaman dilimini oluşturur. Bu çağın temel özelliği, tüm sanayi ve ticaretin, üretici ve tüketicisi ile birlikte paranın hakimiyeti altına girmesidir.
Bu aşamadan sonra tarihsel toplumun tüm değerlerini; kültürel birikimlerden tutalım, zihni yaratımlara, doğaya ve ekonomik ürünlere kadar her şey, para karşısındaki ederi ile ölçülmeye ve değer biçilmeye başlanmıştır. Her şey ama her şey pazara sunulan ve kar elde edilmeye çalışılan bir maldır. İnsani ve ahlaki değerler birer pazar malzemesidir. Her şeye hükmeden tek güç paradır ve parayı elinde bulunduran, gücü de elinde bulundurmaktadır! Toplumu yönlendirebileceği gibi, devletlerin iktidarlarını dahi değiştirebilecek bir zorba haline dönüşmüştür. Çünkü para eşittir, tanrıdır. Hem de, “tüm kadim tanrıları bastıran ve hegemonyasını kuran tanrı!”
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan konuya ilişkin şu değerlendirmede bulunmaktadır. “Görünüşte kutsal değer emek satılıyordu. Paranın yol açtığı en tipik yanılgılardan biridir bu. Parayla satılan, yani elden çıkarılan sadece emek değildir. Onu elde etmek için öncelikle sağlıklı bir bedene, bedeni elde etmek için bir anaya, anayı elde etmek için bir kadına ihtiyaç vardı. Bu ‘için’ler sonsuza dek gider. Emek ayrıca beceri kazanmalıydı. O olmadan satın alınmazdı. Onun için ustaya ve tezgahtara, onlar içinse binlerce yıllık iş tecrübesine, onun emektarlarına ihtiyaç vardı. İşte basit bir ücret -karın doyurmadan biraz fazla- tüm bu kutsal değerlerin elden çıkarılması oyunuydu. Tarih ve toplum satılıyordu. İnsan birey böyle araçsallaştırılmıştı. Şimdiye kadar hiçbir toplumsal tanrı kulları üzerinde bu denli hakimiyet kurmamıştı.”(1)
Buna karşı 1968’de ortaya çıkan bu aydın gençlik hareketi, finans çağın girişinde en büyük protesto hareketi olmuştur. Her ne kadar ütopik yanı ağırlıkta olsa da, Kürt Halk Önderinin deyimiyle, “en kirli ve karanlık çağa karşı aydınlığın ve özgürlüğün meşalesi” olmasını bilmiştir. Kendi öz güçleriyle eşitlik ve özgürlük mücadelesini genişleterek, farklı mücadelelere ilham kaynağı olmuşlardır. Bu yaşanan direnişleri, devletli iktidarcı sisteme karşı, demokratik direniş geleneğinin, tüm dünyaya yayılmış hali olarak ele alabiliriz.
15-16 Haziran olaylarını hazırlayan nedenler
1970’lere gelindiğinde, tüm dünyayı saran özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesi, yansımasını Türkiye kentlerinde de bulur. Her tarafta varlığını gösteren ve gençliğin başını çektiği sosyalist mücadele ve emekçi hareketlerin ayaklanmaları, Türk ulus devletinin ürkmesine neden olur. Kentlerde sosyalist gençlik hareketliliğin yayılmasını engellemek amacıyla önüne, devlet destekli sivil faşist örgütlemeleri dikerken, parlamento da ise emekçilerin devrimci örgütlenmeler içinde yer almalarını önlemek maksadıyla anti demokratik yasalar çıkarır.
1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) etrafında örgütlenmeye başlayan işçilerin büyümesinin önünü almak ve Türk-İş sendikasından DİSK’e işçi akışlarını engellemek amacıyla, iktidardaki Adalet Partisi ve CHP, 274 sayılı Sendikalar Yasasını 1970 yılının Haziran ayında meclis gündemine getirir.
AP ve CHP içerisinde birçok Türk-İş kökenli milletvekili bulunmaktadır. Özellikle Adalet Parti’nin temel amacı, Türk-İş sendikası aracılığıyla, işçi ve emekçi kitleleri kendi elinde tutmaktır. Çünkü dünya çapında sosyalizm hızlı bir yükseliş içindedir. Ve bu Adalet Partisi şahsında devleti oldukça düşündürür. Ülkedeki emek hareketinin de bu blok içine girmesi ve devlete karşı bir duruş içinde olmasının önünü kesmeye, DİSK’i olabildiğine daraltmaya çalışır. Emekçilerin demokratik ve ekonomik anlamdaki haklarını ellerinden almaya dönüktür. Meclis gündemine getirilen yasanın temel gayesi budur.
9 Haziran günü DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, dönemin başbakanı S.Demirel’e bir mektup göndererek, “yasa tasarısının Anayasa ve devletlerarası sözleşmelere aykırı olduğu, buna rağmen meclisten geçerek yasalaştığı takdirde, olması gereken tüm tepkilerin ortaya konulacağını bildirir.”(2)
Fakat buna rağmen, tasarının meclisten geçip, yasalaşacağı belli olunca, DİSK ve bağlı tüm sendikalar buna tepki göstermek amacıyla bir basın açıklaması yaparlar. 14 Haziran günü ise DİSK’te bir toplantı yapılır. Bu toplantı da DİSK yöneticileri 17 Haziran’da bir protesto mitingi yapma kararı alırlar. Her ne kadar DİSK yöneticileri kendi Konfederasyonlarına bağlı tüm emekçilere, kendilerinden gelecek talimatı beklemelerini söyleseler de, işçiler kararı duyar duymaz sokaklara akıp, Türkiye tarihinin ilk büyük emekçi eylemini başlatırlar. DİSK’in kanuna karşı çıkacağı ve protesto edeceği çok hızlı bir şekilde tüm fabrikalara, kahvelere, sendika ve evlere kadar ulaşır.
Emek hareketinin yıllardır kendi içinde bastırdığı öfke, 15 Haziran 1970 sabahı, sel olup İstanbul’a akar. Kentin Anadolu yakasından başlayan yürüyüş, birçok ilçedenbinlerce işçi ve emekçinin katılımıyla, Üsküdar’a doğru saat 17.00’ye kadar sürer. 16 Haziran’da ise, Gebze’den başlayan eylem, Kartal’daki kitleyle birleşerek, Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanına kadar ulaşır.
Şehrin Avrupa yakasındaki işçilerde eylemlere dahil olurlar. Valilik her iki yakadaki kitlenin birleşmesini engellemek için köprülerdeki geçişleri durdurur. Ortaya konulan bu toplumsal direnişlerle kentte yaşam durma noktasına gelirken,iki yüze yakın işyeri, fabrika ve atölyeden yüz binin üzerinde işçi bu eylemlerde yerini alarak, tepkilerini ortaya koyarlar. Çoğunluğu DİSK üyesi işçilerden oluşsa da, yürüyüşlere Türk-İş üyesi işçiler de toplu halde katılır. Özellikle de Kadıköy’de meydana gelen çatışmalar da, 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirir. Olaylar İstanbul’un dışındaki kentlere de sıçrar. Aynı tarihler de Kocaeli’de de yürüyüş ve eylemler olur. Bu kentte de birçok alanda çatışmalar yaşanır.
Olayların başladığı birinci günün akşamı Bakanlar Kurulunun aldığı kararla, 60 günlük bir sıkıyönetim ilan edilir. Sıkıyönetim mahkemelerince, başta Genel Başkan Kemal Türkler olmak üzere, DİSK yöneticilerinin birçoğu, “halkı kışkırtmak ve bölücülük propagandası yapmak” gerekçesi ile tutuklanarak, yargılanırlar. Türkiye tarihinde emek hareketinin ilk büyük eylemi olan bu olaylar, işçi hareketinin aktif olarak ilk defa siyasete dahil olmasına vesile olurken, yasalaşan tasarının yürürlüğe girmeden kalkması anlamında da başarılı olur.
15-16 Haziran’dan Gezi Parkı eylemlerine
15-16 Haziran olayları, her ne kadar kendi dönemi itibariyle işçi ve emekçi kitlelerin öncülüğünde ortaya çıkmış olsa da, özü itibariyle, devletçi ve iktidarcı sisteme karşı toplumsal bir direniş hareketidir. Ahlaki ve politik toplumun, uygarlık sistemine karşı tarihten günümüze kadar süre gelen bir karşı koyuşu olarak görmek gerekir. Çünkü tarihin gelişim seyri içinde hiçbir şeyin yok olmadığı, her şeyin kendi içinde geçmişini taşıdığı ve bunun düşünsel - kültürel olarak birbirine aktarıldığı bir gerçektir. Özellikle de toplumsal bellek denilen kolektif akıl, hiçbir şeyin yok olmayacağını, aksine zaman, mekan ve koşullar değişse de, bir şekilde kendisini var edeceğini, bilimsel anlamda da bizlere kanıtlamıştır. Çünkü tıpkı insanlar gibi toplumlarında genleri mevcuttur ve bu genler aracılığıyla toplumlar kendi karakteristik özelliklerini sonraki kuşaklarda bir biçimde yaşatırlar. Bu anlamıyla da, her dilden, her dinden ve her milletten insanın yan yana gelerek ortaya koyduğu bu tepki, Türk ulus devletine karşı, demokratik ulus unsurlarının toplumsal direniş mücadelesi olarak, günümüze kadar varlığını sürdürmesini bilmiştir.
Bugün yine İstanbul’da ortaya çıkan ve günlerdir birçok kentte devam eden Gezi Parkı direnişi, özünde kaynağını 15-16 Haziran olaylarını da ortaya çıkaran halklarımızın direniş geleneğinden almaktadır. Tarihsel olarak bu direnişi besleyen ve mücadele gücü veren bu gelenektir. Bu, toplumların kendilerinden sonrakilere zihinsel, ahlaki ve politik anlamdaki kültürel aktarımıdır. Yani bu 40 yılı aşkın bir sürenin oluşturduğu toplumsal birikimdir. Öyle kendiliğinden oluşmadı, ortaya çıkmadı. Bunda Kürt özgürlük Hareketinin sürdürdüğü mücadelenin de etkisi vardır. Kürt halkının PKK öncülüğünde yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi Türkiye’de yaşayan tüm halkların bilinçlenmesinde ve mücadele azmine tekrardan kavuşmasına neden olmuştur.
Türkiye toplumu, yıllardır 12 Eylül Anayasa’sının yarattığı antidemokratik, faşist ve tekçi uygulamalardan kurtulmak istiyor. Fakat Türk ulus devletinin Kürt sorunu eksenin de yarattığı milliyetçi duygular, anayasanın anti demokratik ve faşist yönünün gündeme gelmesini engellemekteydi. Devletin dışa endeksli ekonomik ve siyasi politikalarının açığa çıkmasını veya açığa çıkan bu gerçeklik karşısında tavırsız kalınmasını sağlıyordu. Çünkü Kürt sorunu üzerinden ortaya çıkan PKK gerçekliği bir “terör” örgütüydü ve ülkeyi “bölmeye” çalışıyordu. Bundan dolayı bütün ülkenin devlet etrafında toplanarak, “terör” örgütü karşısında birleşmesi gerekiyordu. Aksi kabul edilmediği gibi, en ufak bir hak arayıcılığı veya demokrasi savunuculuğu “terör faaliyeti” olarak ele alınıp, kriminalize ediliyordu. Bölünme, milli birlik ve ülkenin dört bir yanını saran düşman paranoyaları, Türk Halkının yaşananlar karşısında sessiz kalmasını ve devletin toplumu istediği gibi yönetmesini de beraberinde getiriyordu. Toplum bir bütün olarak bu politikalarla baskı altına alınıp, mücadelesiz ve tepkisiz kılınıyordu. Bu şekilde de toplumsal direnişlerin gelişimi engelleniyor, Gezi direnişçilerinin deyimiyle, ‘hep bir uyku halinde’ kalınması sağlanıyordu. Yasal dayanağını 12 Eylül Anayasa’sından alan bu politikalar, iktidara gelen tüm hükümetler için bir esin kaynağıydı ve halen de bir esin kaynağıdır.
Amed Newroz takke düştü...
Fakat gelinen aşama da, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın 2013 Amed Newroz’u ile birlikte başlattığı, “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Hamlesi” çerçevesinde sağladığı çatışmasızlık durumu, Türk ulus devletinin yıllardır yürüttüğü milliyetçi ve tekçi propagandaların altının boşalmasına ve demokrasi güçlerinin uyanmasına neden oldu. Bu hamleyle Türk hükümeti ve devletinin Cumhuriyet tarihinden günümüze kadar toplumu uyutmayı başardığı argümanlar ellerinden alındı. Deşifre oldu; takke düştü kel göründü. Dolayısıyla da, demokrasi yanlılarının Gezi Parkı’ndaki direnişleri de bu zemin ve gerçeklik üzerinden açığa çıktı. Kaldı ki, direnişe katılan birçok insanın yaptığı değerlendirmelerde, Kürdistan’da yaşanan direnişe ve devletin gerçekleştirdiği asimilasyon, soykırım ve zulme karşı takındıkları özeleştirel tutum bunu ortaya koyar durumdadır.
Kürt sorununda ulaşılan yeni aşamanın ortaya çıkardığı, Türkiye kesimindeki demokrasi güçlerinin direnişi, kendisiyle beraber birçok mesajı da içinde taşımaktadır. Gezi Parkı‘nda ortaya konulan toplumsal muhalefet, tıpkı 15-16 Haziran’da, birçok etnik yapıdan işçi ve emekçinin ortak akıl ve vicdanla açığa çıkardığı kitlesel bir direniş ve mücadeledir. Kolektif zihniyetin ortak tavrıdır. Ben ve ötekiden ziyade, “biz”in tepkisidir. Taksim alanlarına yansıyan her dil, inanç, renk ve cinsin ortak demokrasi istemi ve arzusudur. Bu aynı zamanda, köklü bir tarihsel arka planı olan demokratik ulusun ruhu ve zihniyetidir. Bu bilincin paylaşımı ve çoğaltılmasıdır. Demokratik ulus unsurlarının tekrardan kendilerini var kılması ve dayatmasıdır. Kürt Halk Önderinin deyimiyle, halay ile delilonun, horon ve zeybekle olan birliği ve bütünlüğüdür. Zaten en önemli mesaj da budur. Türk ulus devletin birbirinden ayırdığı, ötekileştirerek yok saydığı, hakikatini çarpıtarak yanlış algı kazandırdığı unsurların, kendi özüyle buluşması, kendini bulmasıdır.
Toplum, kendisinin talebi olan demokratik bir anayasa ve demokrasiye duyarlı hale gelmiş bir devletin, bu siyaset anlayışı ve tarzıyla olamayacağını artık anladı. Toplumu her zaman potansiyel bir suçlu gibi gören, zapt u rapt altına alan, yalan ve kandırmayla yönetmeye çalışan siyasi anlayıştan bıktı. Ve buna artık yeter dedi. Bu direnişin altında yatan temel nedenlerden biri de budur. Her ne kadar toplumun ekolojiye olan duyarlılığı üzerinden eylemler başlasa da, asıl olarak işin özü halkların demokratik siyasete, öz yönetime, özgürlük ve eşitliğe olan özlemleridir. Bunlara duyulan aşırı ihtiyaçtır.
O yüzdendir ki, direnişçiler kendilerini “Gezi Komüncüleri” olarak adlandırdılar. Kendilerinin hakikati ve ahlaki – politik toplumun bir izdüşümü olan bu isimlendirmeyi uygun buldular. Çünkü toplumun ve toplumsallığın özü, gerçeği ve hakikati budur. Toplum ahlaki ve politiktir. Demokratiktir. Kendi kendisini yönetir, kendi sorunlarını kendisi çözer. Doğaya, doğada yaşayan canlılara ve yaşamın bir bütününe karşı kolektif bir duyarlılık söz konusudur. Bu yaşama ve bu yaşamı var eden temel değerlere yönelik en ufak bir saldırı, ortak bir tepkiyle karşılanır. Kaldı ki, demokratik siyaset denilen olgu da asıl itibariyle budur.
Bu anlamıyla devletli siyaset anlayışının, bırakalım sorunlara çözüm ve cevap olması, bizatihi sorunların kaynağı olduğu anlaşılmış ve bunun aşılmasının temel ihtiyaç olduğu bu eylemlerle ortaya konulmuştur. Nasıl ki, 15-16 Haziran olaylarında, devletli sistemin, emekçilerin ekonomik ve demokratik kazanımlarına karşı saldırısına ortak tavır konulduysa, Gezi Parkı’nda da anti demokratik yasalara karşı ortak tavır konulmuştur. Bu toplumsal bir duyarlılıktır ve kökleri doğal topluma kadar uzanır. Yaşam bilinci ve zihniyetini bu köklerden alır.
Demokratik bir anayasa kaçınılmazdır
Gelinen aşamada ortaya çıkan bu direniş gücünün kendisini, kalıcı kimi talepler etrafında birleştirmesi tarihsel bir zorunluluk olarak durmaktadır. Yeni bir yaşam arzu ve istemi sonuna kadar vardır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, 15-16 Haziran olaylarını, kapsam ve süre itibariyle geride bırakan Gezi’deki halk hareketi, kitle direnişi bir ilktir. Bu ilke yaraşır bir sonucun ortaya çıkarılması, ahlaki ve politik bir sorumluluktur. Bu yapıldığı takdir de, sonbaharını yaşayan tekçi ve antidemokratik devlet anlayışının, demokratik bir anayasa çerçevesin de, demokrasiye duyarlı bir devlet haline gelmesi kaçınılmazdır. Yeter ki, demokrasi güçleri tarafından, Demokratik, Ekolojik ve Cinsiyet Özgürlükçü Toplum Paradigması etrafında bir birleşme ve kenetlenme olsun.
Bu anlamıyla da, 43. Yılını geride bırakan 15-16 Haziran olaylarından ilhamını alan Gezi Parkı direnişinin kendisini çok hızlı ve ciddi bir şekilde tüm kesimlerin ortak kabulü olabilecek bir örgütlülüğe kavuşturması şarttır. Örgütlü hareket edilmelidir. Bunun dışındaki yol ve yöntemler amaca ulaştırmayacağı gibi, ortaya çıkan bu direniş değerinin heba olmasına da yol açabilir.
Halkların Demokrasi Partisi HDP’nin, ortaya çıkan bu mücadeleye öncülük edebilecek güç ve yeteneği mevcuttur. Bu tarihi misyona soyunabilecek bir irade ve birikimi de vardır. Ciddi bir halk kitlesine sahip olan HDP, bu nokta da üzerine düşen demokratikleşme hamlesini gerçekleştirebilir. Bu şekilde hem AKP’nin Kürt sorununun çözümünde adım atmasını sağlar hem de demokratik bir Anayasanın yapılmasına öncülük ederek, Türkiye partisi olma iddiasını gerçekleştirmiş olur. Kaldı ki HDP’nin hem programsal olarak ve hem de toplumsal olarak kendisine biçtiği rol bu yönlüdür.
Bu eylemlerle birlikte Türkiye’de siyasetin eski tarzda yürümeyeceği açığa çıktı. İşte bu açığa çıkan gerçekliği kalıcı bir demokratik anayasayla zirveye ulaştırma zamanıdır. Yeni dönemin temel görevi kendi toplumsal sistemini inşa etme olduğu kadar, devleti de buna duyarlı hale getirebilecek demokratikleşme adımlarını atmasını sağlamaktır. Buna zorlamaktır.
ŞERZAN ÇİÇEK
KAYNAKLAR
1- Abdullah Öcalan – Kapitalist Uygarlık Kitabı
2- Tevfik Çavdar - Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1950’den Günümüze