HDP’nin 2015 Genel Seçimleri’nde ortaya çıkardığı başarı tablosunun analiz edilmesi için ilk olarak belleğe başvuru yapmak gerekmektedir. HDP projesi ilk ortaya çıktığında siyasal açıdan çeşitli içeriden dirençler kendini gösterme eğilimindeydi. Sınıfsal niteliği burjuvazi, ideolojisi milliyetçilik olan bu dirençler, HDP’nin Kürt Siyasi Hareketi’nin kazanımlarını ‘marjinal’ gruplara teslim etmekten başka bir şeye yaramayacağı argümanını işlemeye çalışıyordu. Dayandıkları nokta Kürt Siyasi Hareketi’nin kazanımları iken, bu büyük gürültünün arkasından gelen ses ‘küçük olsun benim olsun’dan başkasının sesi değildi.

Tarihi ve politikayı okumaktan uzak olan bu dirençler, ilk olarak Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde suskunluğa büründü, sonrasında ise Genel Seçimler ile tarihin çöplüğüne doğru yol aldı. Böylece HDP’yi ölü doğurma girişimi başarısızlıkla sonuçlanırken, HDP ise bir ilki gerçekleştirerek barajı aşıp 80 sandalye ile TBMM’de yerini aldı.


HDP ve bellek

İç dirençlerin yorumlanması ve HDP’de ısrarcı olunmasında özellikle Sayın Öcalan’ın rolüne vurgu yapmakta fayda var. Sayın Öcalan, HDP’deki ısrarı ile kendisini yakından takip edenlerin bildiği siyasi geleceği önceden görme özelliğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Hem Kürt siyaseti içerisinde gelişmesi muhtemel yeni bir elitleşme süreci hem de milliyetçiliğin esas aktör olarak Kürt Siyasi Hareketi içerisinde etkin rol oynamasının önüne geçmiş oldu. DBP ile siyasette ihtiyaç olunan siyasi kadro düzeyine ağırlık vermesi, HDP’yi ise Türkiye’nin tüm kimliklerine seslenen bir çerçevede kurgulaması Sayın Öcalan’ın ikisi birlikte değerlendirilmesi gereken hamleleriydi. Nitekim HDP’nin siyasal çerçevesi ve milletvekili profilinin her görüşten ve kimlikten insanı barındırması ile oluşan tabloda, Sayın Öcalan’ın HDP’deki ısrarının büyük payı vardır. Üst hamle açısından baktığımızda Sayın Öcalan’ın Türkiye siyasetinin içerisinde ‘siyasal özne’ olarak yerleştirmek istediği toplumsal kimlikler, belli kısmıyla temsil hakkı elde edememiş olsalar da, belirleyici siyasal özneler haline gelmiştir. İktidarın gücüne dayanmadan, devlet ‘nimetlerinden’ faydalanmadan yapılacak siyasetin temeli, ezilen kimliklerin siyasal özne olmasıdır. Genelde Demokratik Modernite anlayışıyla Sayın Öcalan, özelde ise 2015 Genel Seçimleri ile HDP bunu gerçekleştirmiştir. Yani artık Türkiye’de parlamenter siyaset açısından her kimliğin kendini ifade edebileceği bir zemin yaratılmıştır.

HDP fikri ilk ortaya atıldığı günden 7 Haziran tarihine kadar bir yandan elit sınıf ve milliyetçilik ideolojisi tarihin her anında olduğu gibi ‘halka’ güvenmezken diğer yandan sömürgeci sistem tüm imkanları ile baraj engelini hayatta tutmaya çalışıyordu. Devletin tüm politikaları ile ‘zihinsel bir teslim alma hareketi’ olduğu göz önünde bulundurulduğunda, barajı kendisine bilinç altı bir zorluk haline getirenlerin ve barajı anti demokratikliğine dayanarak dayatanların ‘Bağımsız adaylarla seçimlere girin’ buyurganlığı çift yüzlüydü. Bu çift yüzlülük dıştan kendisini AKP iktidarının ifadeleriyle/dayatmalarıyla gösterirken, içeriden ise hem HDP’nin başarısız olacağı söylemlerinde hem de barajın geçilemeyeceği algısını yaratmak isteyenlerin hamlelerinde görülmekteydi. 7 Haziran tarihindeki başarı, Kenan Evren’in baraj üzerinden zihinleri ve demokratik siyaseti teslim alma hamlesine gerçek anlamda bir cevap, Evren’in zihinlerde yaşayan politikasının bu yönünü gerçek anlamda öldürmekti. Siyasal açıdan kurumsal olarak zihinlere yerleştirilen uygulamaların yıkımı, ancak büyük siyasal mücadeleler ile mümkündü. 7 Haziran’daki başarı da bunun bariz örneğidir.


Başarının kaynakları

Kuşkusuz ki ‘Evren’i siyaseten bitirmeyi’ sağlayan faktör halkın mücadelesiydi. 7 Haziran seçimleri öncesinde örneklerini gördüğümüz halk motivasyonu, Yeni Yaşam’ın kapılarını ardına kadar açtı. Bir yandan Türkiye’nin batısındaki ırkçı linç rejimi uygulamalarına karşı politik bir tutum sergileyerek provokasyonları boşa çıkarıp etnik çatışmanın önüne geçen halk, diğer yandan Ağrı’da, Mersin’de, Adana’da, Karlıova’da, Amed’de sistematik saldırılara karşı barışta ısrarın örneklerini sergiledi. Savaşta çok canını yitirenler, barış için canlarını ortaya koymaktan çekinmediler. Nitekim bugün HDP’nin başarısının merkezinde Ağrı’da barışa canını siper edenlerin, Amed’de bomba patladığında izdiham yaratmak yerine usulca eğilenlerin, sandık müşahitliği yaparken her biri kahramanlık hikayesine dönen deneyim sahiplerinin ve gündelik yaşamını HDP’ye çalışarak geçiren adı sanı bilinmeyen insanların emekleri bulunmaktadır. Burada kurduğumuz diyalektik kesinlikle romantizm değildir. Demokratik siyasete inanmış seçmenin, barajın gayrimeşruluğunu ilan etmek, Türkiye’de siyasetin ezilen kimlikler olmadan olmayacağını göstermek için gösterdiği Demokratik Ulus’a inanmışlığın ontolojik bağlılığıydı. Yine bu başarı Gezi Direnişi’nin, 6-8 Ekim Kobanê Direnişi’nin, Meclis’teki İç Güvenlik Paketi direnişinin sonucudur. Çünkü kamuoyunda görünür olan, artık Kürt gerçekliğinin herkes için demokratik siyaset ısrarıydı. Bu direnişler, Türkiye halklarının farklı kesimlerine çeşitli mesajlar içeriyordu. Kobanê Direnişi, sınıra dayanmış DAİŞ’e ve ona destek veren hükümete karşı inanç özgürlüğünün bu ülkede teminatı olunduğunu göstermiştir. Yine Meclis Direnişi, Türkiye’de nerede hak ihlaline zemin sağlayan bir düzenleme varsa HDP’nin bu zemini bozguna uğratmak için tüm imkanlarını kullanacağının mesajını içeriyordu.

Salt seçim sonuçlarını değil, genel olarak HDP’nin tüm bu yükselişini gerçekleştirmesindeki en büyük pay ise kuşkusuz çözüm sürecine aittir. Mesela tersinden düşünelim: Çatışmaların devam ettiği bir süreçte HDP bu sonucu elde edebilir miydi? Böylesi bir süreçte yalnızca HDP’ye yönelik savaş medyasının manipülasyonunu düşünmek bile aslında soruya cevap olabilecek niteliktedir. Fakat seçimlere iki buçuk yıl kala başlayan çözüm sürecinde gerek Sayın Öcalan’ın hamleleri gerekse de HDP’nin çözüm için somut önerilerini sunması şeklinde gelişen hamleleri, halk tarafından samimi bulunmuş ve onaylanmıştır. AKP ise gerek çözüm için adım atmayarak gerekse de oyalama taktiğine sıklıkla başvurarak seçimlerde çözüm sürecinin kaybedeni olmuştur. Özellikle Erdoğan’ın, ‘Masa yoktur, devletin bölünmesine izin vermeyiz’ gibi açıklamaları halk tarafından Erdoğan’ı reddeden, çözüm sürecini destekleyen bir tavırla karşılanmıştır. Erdoğan ve AKP, seçim süreci boyunca iki stratejik hamle yapmıştır. Bunlardan ilki milliyetçi oyları kazanmak için çözüm sürecini boşa çıkarmaya çalışmak, ikincisi ise seçim propagandasını HDP karşıtlığı üzerinden kurmak. Nitekim seçim sonrasında bazı AKP’li yetkililer tarafından yapılan ‘Çözüm sürecinden vazgeçmek bize oy kaybettirdi’ türünden açıklamalar da bir itirafın açığa vurulmasıdır. Bu noktada vurgulamak gerekir ki, Türkiye’de linç rejiminin varlığı inkar edilemez bir gerçek olsa da ‘milliyetçi oylar’ diye tabir edilen klişe esasında içi boş bir klişedir. Çünkü özellikle Kürdistan coğrafyasındaki seçim sonuçları ve HDP’nin barajı geçmiş olması, AKP’nin ise tek başına hükümet kurma hakkını kaybetmiş olması, toplumun çözüm sürecine sahip çıktığı gerçekliğine işaret etmektedir. Dolayısıyla bundan sonra hangi hükümet iş başına gelirse gelsin bu klişenin ve yönelimin kazandıran değil, kaybettiren bir yaklaşımdan ibaret olduğunu ve Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt sorununun müzakereye dayalı çözümünden kaçılamayacağını görmek durumundadır.

Türkiye’deki iç dinamiklerin yanı sıra Rojava başta olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye’deki seçim sonuçlarını direkt olarak etkiledi. Erdoğan’ın “Kobane düştü, düşecek” açıklaması, seçim sonuçlarıyla birlikte tarihe, bir halkın hiçe sayılmasının hazin sonu olarak yazılıyordu. Amed’in sokaklarında Şengal’den, Kobanê’den gelen cenaze araçlarının siren sesleri yükselirken, insanların aklında DAİŞ barbarlığına karşı YPG’nin kahraman direnişinden başka bir şey yoktu. Siyaseti Kürtlerin parlamenter mücadele yürütmemesi üzerinden kurgulayan muktedirlerin yürürlüğe koyduğu yüzde 10 barajı, bir halkın kendine güveni karşısında yenilmeye mahkum oldu ve demokrasi açısından gayrimeşruluğu tekrar tasdik edilmiş oldu.

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’ne hazırlık sürecinde harcanan muazzam emekler, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu açısından büyük siyasal sonuçlar ortaya çıkardı. Özellikle Kürdistan’daki seçim sonuçları, Kürt Siyasi Hareketi’nin hakimiyetini ideolojik ve kitlesel olarak kurduğunu kanıtlar niteliktedir. Sadece nicelik olarak değil nitelik açısından muhafazakar, solcu, milliyetçi gibi tüm kesimlerden oy alınmış ve bu sonuçlar sandıkta bir siyasi iradeye rıza gösterilmesinin kanıtı olarak ortaya çıkmıştır. Kürt halkı, Kürt Siyasi Hareketi’nin özellikle 2000’li yıllarda yaşadığı ve halk ile paylaştığı ideolojik dönüşümü desteklediğini gösterdi. Kürt Siyasi Hareketi’nin Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Ulus olarak ifadelendirdiği, tüm halkların ve kimliklerin eşit olarak bir arada yaşamasını öncülüne alan ideolojik formasyonu onaylanarak, ideolojik zafer ilan edildi. Bir başka deyişle, HDP’nin Demokratik Ulus önerisinin diğer partilerin ‘tek millet/ulus’ önerisi karşısında halkta karşılık bulduğu sandıktan çıkan sonuçla netleşti.


Geleceği kurmak

Bundan sonraki süreçte ne olacağında yine HDP’nin politikaları belirleyici olacak. Emanet oy gibi dar tartışmalar bir yana, bazı siyasal hamleleri şimdiden öngörmek zor değil. Türkiye’de özellikle 2009 yılından itibaren mutlak iktidar olmak isteyen AKP, mutlak yozlaşmasını yaşadı. Bu yozlaşma çeşitli iktidar paydaşlıkları (AKP ve cemaat) üzerinden kendini dışarı vurmasa da sürdürülebilir olmadığı açıkça belliydi. Nitekim önce iktidar paydaşlığı rant paylaşımındaki anlaşmazlık üzerinden bozuldu sonra da dış politikanın merkezinde olduğu bir siyasi kriz belirdi. Özellikle seçim öncesi ve seçim dönemindeki iktisadi gelişmeler Türkiye ekonomisinin esasında AKP iktidarının yansıttığı gibi güçlü olmadığını, bilakis kırılgan bir ekonominin mevcut olduğunu gösterdi. Yani siyasi krize kendini ara ara gösteren ekonomik kriz eklendi.

7 Haziran seçiminin sonuçları ile derinleşen sistem krizine müdahaleler olmaya başladı. Kendi haline bırakılmayacağı gün gibi ortada olan bu krize müdahale, çeşitli şekillerde olmaktadır. Seçim sonrasında oluşan hükümet ve koalisyon belirsizliği ile erken seçim tartışmalarının tam merkezinde tartışılmaya başlayan Abdullah Gül tartışması, bu müdahalenin en bariz örneğidir. Abdullah Gül, çatırdayan iktidar bloğunda dengeleri tekrar sağlayacak figür olarak öne çıkarılmaktadır. Aynı şekilde CHP’nin ‘yeni’ olarak lanse edilmesi de bir müdahale örneğidir. Oysa dikkatle incelendiğinde görülmektedir ki, bu müdahalelerin kendisine özne olarak seçtiği siyasetçiler ve siyasi kurumlar, Türkiye’de yeni bir yaşamı kurmaya değil, iktidar bloğunu tekrar bir araya getirmeye çabalayan figürlerdir. Her iktidar bloğunun yaptığı tekrarlanacaktır. Sermaye yeniden dağıtılacak, bürokrasi yeniden paylaşılacak, bir başka havuz medyası oluşturulacak, ‘öteki’ yeniden kurgulanacak… Nitekim böylesi bir sürecin fasit daire içerisindeki en net örneği AKP iktidarıdır. AKP, 2002 yılındaki ekonomik ve siyasi krize karşı demokrasiyi öncülüne alan alternatif olarak takdim edildi ve iktidar yapıldı. Aradan geçen on üç yılda büyük paydaşlıklar kurmuş olmasına rağmen sonuç yine bugünkü kriz ve bu krizden çıkarılmak istenen yeni iktidar paylaşımlarıdır.

Böylesi bir iktidar paylaşımı gerçekliği karşısında HDP’nin Yeni Yaşamı iyi örgütlemesi, hem bir siyasi ödev hem de ülkenin geleceği için kutsal görevdir. Çünkü HDP’nin öncülüne aldığı yerel demokrasi, demokratik özerklik ve demokratik cumhuriyet anlayışları, iktidar blokları oluşturmak üzere değildir; en alttan en üste kadar halkın birlikte yaşama, birlikte yönetme pratiğinin çabasıdır. Seçimde alınan 6 milyon oy, HDP’nin öncülüne aldığı anlayışın toplumda karşılık bulma zemininin olduğunu göstermektedir. Şöyle ki, HDP Demokratik Ulus üzerinden tanımladığı Demokratik Cumhuriyet önerisine Kürdistan’da tam destek almıştır. Kürdistan sahası dışındaki sahalarda da HDP, kara propagandalara ve linç rejiminin hortlatılmasına rağmen gerekli ilgiyi görmüştür. Yani Türkiye siyasetinde oluşan kriz alanlarına yönelik HDP’nin gerçekleştirmiş olduğu hamleler Türkiye halklarınca görülmüş ve belirli bir destek sağlanmıştır. Bu durum kendi başına demokratik siyasette ısrarın ve doğru bir yerden politika kurmanın hiçbir surette karşılıksız kalmayacağının garantisidir. Eğer HDP sistemin krizini ve kendini yeniden organize etme isteğini iyi tespit edebilir, böylesi bir yeniden organizasyonun demokrasi ve özgürlük getirmekten uzak olduğunu teşhir edebilirse gerçek bir alternatif haline dönüşebilir. Burada belirtmek gerekir ki, HDP’nin siyaset üretme ve örnekleme açısından önündeki en büyük şans Rojava’dır. Ortadoğu, DAİŞ ve verili baskıcı iktidarların elinde kan revan hale dönüşmüşken Rojava’da kurulan demokratik sistem, yeni bir çağa ve politikaya ihtiyaç duyan toplumlar açısından önemli bir moment olabilir. Çünkü Rojava’da hem metin hem de pratik bir arada örneklendirilebilecek kadar vücut bulmuş durumdadır. 

HDP’nin Türkiye’de siyasete yönelik demokrasi görevi ve sorumluluğunun yanı sıra kendi içerisinde yaşanması muhtemel bazı sorun alanlarına da değinmek gerekir. HDP’yi bugüne getiren çekirdek kadrolar ve anlayışlar bir bünye oluşturmuştu. Bu bünye belli bazı bilme biçimleri, ilişkilenme türleri ve yaklaşımlara sahipti. Fakat Yeni Yaşam anlatıldıkça, toplum daha fazla ilgi duydukça bünyenin de katılımlara paralel olarak büyümesi zaruridir. İç tartışmalar, bünye zorlanmaları muhakkak olacak fakat aşılması için gerekli olan dirayetin gösterilmesi hem iç demokrasinin gereği hem de Yeni Yaşam’ın kurulması için gerek şarttır.


HASAN KILIÇ / Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi