Başını Kürt Özgürlük Hareketi’nin çektiği ve Anadolu-Mezopotamya halklarının ve inanç gruplarının bütününü kucaklayan barış ve demokratikleşme yanlıları, sadece yasa taslaklarının hazırlanması ile sürecin başarısının sağlanamayacağını biliyordu. Zihinlerde, halkların birlikte yaşam bilincini geliştirecek bir kardeşleşme ve eşitlenmiş koşullar altında demokrasi kültürünü yaşatacak kitlesel çalışmalar ile yürümeye çalışmıştır. Bunu, on yıllardır savunduğu özgürlükçü, emek eksenli bir birlikte yaşam projesini dayandırdığı Demokratik Özerklik programı çerçevesini daha da netleştirmiş, geliştirmiştir.
Oysa halkların özgür ve eşit koşullarda birlikte yaşamı anlayışından tamamen uzak sömürgeci bir kültür ve sömürge politikaları ile biçimlenmiş olan "memokrasi" yanlıları, barış kültüründen bir hayli uzak olan Batı’nın sürece hazırlanmasına katkı sunabilecek hiçbir çalışmayı gerçekleştirmemiştir. Onlar, barış, özgürlük ve demokrasi sorunlarının yeniden biçimlenmesi süreçlerini halkların katılımı ile gerçekleştirilebilecek ve ancak yaşamda yaratılan bir devrim olarak anlamak yerine, "ben yaparım, olur!" diktatoryal anlayışı ile yürümek istediler. "Can çıkar, huy çıkmaz" özcesini doğrularcasına huy’da yani tekçi ulus-devlet, tekçi ulus-toplum anlayışının en bağnazlarında ısrar ve inat ettiler. Bu öylesine büyük bir suçtur ki, "huyunda bu kadar ısrarlıysan, canın çıksın o halde" demekten başka bir yol bırakmıyor insana.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu süreci kendi gücünün doruğa tırmandığı bir dönemde kabul ettiğini unutmamak gerekir. Bu nedenle, kendi içinde de, başlayacak sürece karşı olan eleştiri ve düşünceleri nasıl büyük bir cesaretle göğüslediğini gururla izledik. Çünkü onlar için Apo, Şehitler, PKK, HPG ve KCK gibi değerler hangi öneme sahipse, "barış ve özgürlük" kavramları da o düzeyde bir öneme sahiptir. Kürt toplumu içerisinden ve elbette gayet doğal olarak zaman zaman ortaya çıkan ulusal ağırlıklı zorlamalara bile ideolojik yapılanmalarının sosyalist damarını koruyarak yanıt verdiler. Barış sürecinin tartışmalarını (devletin sürece destek gibi sunulan köstekleme çabalarını unutmadan) Kürdistan’ın bütününde yaygınlaştırdılar, tartıştırdılar. Kamuoyu araştırmaları bile "sürece destek ve katılım" konusunda sadece Kuzey Kürdistan’da değil, Kürdistan’ın bütününde sergilenen büyük onay unutulmamalıdır. Türkiye’nin batısında yani Türk yoğunluklu alanda ise bu istek yetersizdir. Daha da ötesi, sürece karşıtlık süreç öncesine kıyasla biraz daha örgütlenmiş ve gelişmiştir.
AKP, ABD emperyalizmine uşaklığını sürdürerek, bütün Ortadoğu’da uyguladığı saldırgan ve savaş yanlısı tutumuyla, üstelik dayandığı İslam dünyasının da tepkisini üzerinde toplayarak, ülkesine ve bölgeye faşizan-İslami bir sistemi oturtmaya çalışmaktadır. Üretebildiği tek gerçek müteahhit sermaye üzerinden yürüttüğü Kentsel Dönüşüm adlı yıkım ve talan politikalarıyla ülkeyi soktuğu çöküş ve kaos halidir. Yapılan binaların, yapılacak muhteşem köprülerin (ve elbette getirdikleri muhteşem karların) gölgesinde ezilen ise, insana ait olan bütün değerlerdir.
Bu yazıyı yazarken dinliyorum: İstanbul’da telefonda ailesiyle Kürtçe konuştuğu için öldürülen Kürt işçisi… KCK Davası’nda sürdürülen Fethullahçı-Erdoğancı hukuk dışılık… Kadıköy’de yapılan yasal müzik şenliğine saldıran polisin faşist tutumu… "Türk vatandaşları için" Ruhban Okulu’nun açılması… Hrant Dink Davası’ndaki yüz karası ayıbın devamı… Seçim barajı yüzde 7…
Ve uluslararası ya da evrensel hukuk anlayışlarını yok saymanın ötesinde insanlık vicdanıyla alay ederek, topraklarından zorla sürülmüş, mal varlıkları gasbedilmiş halklardan, inanç gruplarından "özür" dilemeden hakların iadesinden söz edebilmek…
Özür dilenmeden ve böylece egemen ulusun vicdanında yeni bir dönüşümü gerçekleştiremeden kazanılan hiç bir hakkın kullanımının güvenli ve özgür olamayacağını sıradan bir insanın bile bilmemesi olanaksızken, devletin, "ben istersem veririm" düşüncesiyle dayatıcı olması kökten yanlıştır. Bu düşüncenin bir başka formunun ise "ben istersem alırım" olduğunu bu coğrafyanın halkları kendi tarihleri içinden ve çok acı deneyimlerle öğrenmişlerdir.
Cem evini Cami’nin müştemilatından (ekinden) sayılması, boynunda yağlı urgan darağacındaki Alevi’yle dalga geçmektir. Bu bir Osmanlı sahtekarlığı ve küstahlığıdır. Cami içindeki tuvaletlerin de cami müştemilatından sayıldığını herkes bilir. Oysa sadece Alevi inanç sahiplerinden değil, Sünni-Hanefi olmayan ve bundan dolayı zulüm gören bütün din ve inanç gruplarından ve inançsızlardan "devletin kendi dinini ve mezhebini dayatmak için sürdürdüğü inkar ve imha politikaları için" resmen özür dilenmedikçe bir inanç özgürlüğünün ve barışın gerçekleşebileceğine inanmak mümkün değildir.
Demokratikleşme memokratikleşme süreçleri
Barış ve Demokrasi Süreci bir yanın demokratikleşmeye yönelik ciddi, kapsamlı, açık ve üretken çabalarına karşın, öteki yanın sürecin ruhuna uygun olmayan gayri ciddi, dar, kapalı ve bilinenlerin tekrarından öteye geçmeyen bir isteksizlik halinde sürdürülüyor. Bu nedenle taraflardan birinin çabasını "demokratikleşme" olarak adlandırırken, ötekini olsa olsa bunun gölgesini kullanmak isteyen, hileli bir oyun, "memokratikleşme" olarak adlandırmak istiyorum artık.