
Bu iki temel cümlecik, cümlecik olmanın çok ötesinde bir belirlemedir. İlki bir slogandır. Üstelik histerik bir “deli”nin, delice attığı bir slogan da değildir. Kelimenin gerçek anlamıyla öfkeyi tasarlar ve tasarladığını politikçe dışa vurur. Andre Gide’in bu sloganı “onurunu yitirmiş bir çağ bu” diye çevirmesi boşuna değildir. Onurunu yitirmiş bir çağda, o çağın insanı “olmak ya da olmamak” zorundadır. Bütün mesele budur.
Bu anlamıyla “olmak ya da olmamak” cümlesi, şiirsel bir imge olmaktan çok, onurunu yitirmiş çağa, çığrından çıkmış zamana bir haykırış, bir isyan, bir “olmayı isteme” halidir. İşte Kürt Hamlet tam da bu noktada bir varlık ve anlam kazanmaktadır. Onurunu yitirmiş bir çağda, onurunu kazanmak isteyen Kürtlerin “olmak ya da olmamak” diye haykırması eşyanın tabiatı gereğidir.
Kürtleşen Hamlet
Eğer eşyanın tabiatı gereği dediysek buradan devam etmek gerek. Zira Kürtler yıllardır “olmak ya da olmamak” diye haykırırken buna yalnızca Hamlet ve Shakespeare şahit olmamıştı, bu vesileyle o da oldu.
Buna “şahit olmak” diyorum çünkü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu ve tiyatro faaliyetlerini Hollanda’da gerçekleştiren Theatre Rast ortak çalışması ve Theatre Rast’ın kurucularından Celil Toksöz’ün rejisiyle seyirci karşısına çıkan Hamlet, İngiliz Hamlet değil Kürt Hamlet’ti ve Kürt tiyatrosu Shakespeare’i kendi geleneklerinin konuğu; tanığı yapmıştı. Bu yüzden de farklı, çarpıcı, müzikal kıvamında, seyir keyfini ziyadesiyle okşayan bir Hamlet ve Shakespeare yorumu vardı Ankara seyircisinin karşısında.
Söylemekte bir beis bulunmuyor. Bugüne dek tiyatroya gidip sıkıcı Shakespeare rejileri izlemektense evde oturup keyifli Shakespeare metinleri okumayı tercih etmemize neden olan kötü yorumlarla karşılaştık. Kürt Hamlet bunlardan biri değildi ve bunun da ötesinde bu algılarımızı bir nebze olsun kırmanın da yolunu açtı.
Bir kere Kürt Hamlet, bugüne kadar izlediğimiz biçimiyle sıkıcı ve sıkıcı olmanın ötesinde kendini tüketen, işlevsiz, metnin ruhunu tarihi içinde dondurup servis bir Hamlet değil, üretken, işlevli ve metne soluk katan bir Hamlet’ti. İkincisi, seyirciyi kuru, soğuk ve yavan bir metin okumasıyla boğmayıp kendi teatral üslubunu yaratan, yarattığı o üslup bütünlüğü içinde seyirciyi kucaklayan, yaşayan bir Hamlet’ti. Ve üçüncü olarak, psiko-patalojik histerilerini Hamlet metni üstünden reji diye sahneye taşıyan değil, dramaturjisi ve reji anlayışıyla yerelleşen ve yerelleştikçe siyasallaşan Kürdi bir Hamlet’ti.
Kürdi deyince, büyük bir anlatı geleneği olan dengbêjliği, Kürt danslarını ve stranları (müzik) kast edip, Hamlet’in, İngiltere’den çıkarılıp böylesi bir reji konseptinin içine oturtulmuş olmasını anlıyoruz. Üstelik Hamlet’i Kürdi yapan yalnız bunlar da değil. Yerel kostümleri, Mezopotamya’ya özgü dekorları, sahne kenarına kurulmuş sazlı, davullu, tefli, bilûrlu, yaylı çalgısıyla canlı müziğin bir bütün olarak atmosferi tamamlayıcı unsurlar olmasını da buna eklemek gerekli.
Celil Toksöz, oyunu biçimsel olarak iki dengbêj anlatıcı üzerine inşa edip, tematik olarak da “olmak ya da olmamak” düsturu üzerine şekillendirmiş. Bu temel düsturun dışında kalan yerler ise dengbejleri imleyen anlatıcılar üzerinden aktarılarak oyunun bütünselliği muhafaza edilmiş. Temayül iki dengbêj anlatısı üzerine kurulunca, anlatıcıların oyun başlarken Shakespeare’i Ehmedê Xanî ve dengbêjlerin şahı diye anılan Evdalê Zeynikê ile hemhal kılmaları bir tuhaflık yaratmadığı gibi, oyunu hem daha eğlenceli ve yaratıcı hale getirmiş, hem de tarihsel bir buluşma olarak tematik zemini güçlendirmiş. Bu noktada rejiden ziyade metni İngilizce’den Kürtçe’ye çeviren Kawa Nemir’in kalemi hürmeti hak edenlerin başında geliyor.
Oyun Kürt bir Hamlet ise eğer, Hamlet, Gertrude, Polonius, Rose ve Guil’in oyuna halay çekerek başlamaları ve arada bir halay çekmeleri, Ophelia, Gertrude ve Horatio’nun acılarını, öfkelerini, aşklarını, dert ve tasalarını stranlarla dile getirmeleri, Hamlet’in delirirken Kürtlere özgü dans ve müzik eşliğinde çıldırması hem bir yaratıcılık örneği, hem de izlencenin keyfini pekiştiren teatral ve müzikal bir durum olarak hafızalarımızda yer ediyor.
Elbette “belalı” ve “ağır” bir metnin altına girilip, bir de o metin yerelleştirildiğinde kimi kusurlar da olmuyor değil. Yine de bunları “kusur” başlığı altında değil de, “olmasa daha iyi olurdu” başlığı altında sıralamayı hak ediyor Kürt Hamlet.
Örneğin, Ophelia’nın, Gertrude’un ve Horatio’nun stranbêj olarak sahnede yer alması reji anlamında son derece isabetli bir yorum olmasına rağmen, özellikle ikinci perdenin yoğunluklu olarak stranlara boğulmasının teatral olanı gölgelediğini ve izlencenin akışını kırdığını söyleyerek başlayalım “kusurları” sıralamaya. İkinci örnek yine bununla bağlantılı. Oyun Kürtçe olduğundan, Kürtçe bilmeyen seyirci için üst yazı anlamlı kuşkusuz. Lakin stranların da üst yazı ile veriliyor olması, müziğin o imgesel boyutunu, devinimsel ve içsel etkisini çerçeve içine alması anlamında, olmasa daha etkili olurdu dedirtiyor bu satırların yazarına. Zira metnin şiirsel yapısı zaten yeterince güçlüyken ve stranların da anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyorken onu “anlamlara sıkıştırmak”, oyunun duygu boyutunu kırıcı bir etki yapıyor.
Son olarak oyunun finaline değinilmeli. Zira güçlü ve etkili başlayan, ince ve yaratıcı pek çok şeyin bulunduğu oyun, ölenlerin üzerine kefeni simgeleyen beyaz örtünün örtülmesi gibi son derece klişe ve aslında sönük bir finalle bitmemeliydi dedirtiyor izleyenlere. Haliyle oyunun keyifli ve yaratıcı doğasıyla son derece zıt bir final olduğunu da söyleyebiliriz.
Ve elbette bütün bu “kusurlar” için, oyunun güçlü ve yaratıcı etkisinin yanında devede kulak diyebiliriz. Zira kendi gerçekliğinde pek çok devrimi başarmış Kürtlerin, süregiden devrimsel sürecinin tiyatroda da sürdüğünün bir göstergesi olarak tezahür etmiştir Shakespeare ve Hamlet.
Belki de bu yüzden, “olmak ya da olmamak” olgusunu sokaklarda bütünüyle hisseden Kürt halkı için herkes bir anlamıyla Hamlet’tir. Ve yine bu yüzden “olmak ya da olmamak” Kürtler için “varolmak ya da yok olmak”tır, “yaşamak ya da ölmek”tir, “gitmek ya da gitmemek”tir, “direniş ya da yok olmak”tır.
Gerçek olan şu ki, bütün bu “olma” halleri sahneye bütünüyle taşınmış ve başarılı bir reji izleyerek salondan keyifle ayrılmışızdır.
BÜLENT YILDIZ