Ben yağmur damlalarıyla akışkanlaşan toprak ile akmaktayım. Gözüme, ağzıma dolan çamur, aldırmıyorum. İnsanın kirleri ile özdeşleştirilen çamur, ana rahmindeki su kadar temiz oysa, her an güzel şeyler yaratmaya muktedir bir yalınlıkta. Aka aka toprağa dönüşmek istesem nafile, çoktan dahil olmuştum o kanatan varoluşa...
Seni üşüten duvarlar, benim de kanatlarımı kırıyor. Kendinden taşan heyecanımı sindirmek için her an yeniden kuruluyorlar. Sözcüklerimden bir sevgili kucağı örüyorum, üşüten soğukluğu ne kadar azaltabilirim bilmeden sana gönderiyorum. İçimde, çekilmekte olan bir hayat.
Ah, yeryüzündeki canlı-cansız her şeyi, duvarlar arasına kapatma tutkusuyla kendinden geçen insanlık! Yarattığı duvarlara sığdırdıkça bir şeyleri daha, yeryüzü yolculuğunu unutan... Varoluşu sonsuzca sürecekmiş, ölümsüzlük suyundan içmiş gibi davranan...
Gözümüzün görebildiği kadar değildir duvarlar, ruhumuzun duyumsayabildiği, etimizin incindiği; içimize sığmayan coşkuyla parçalamak istediğimiz camdan kuleler... Akışkanlığı, içini saran korku dalgasıyla durdurmak isteyen insan bencilliğinin icatları. Suyun önüne setler çeker; düşünceleri yasaklı ilan eder; yükselen sesleri susturur; kahkahaları ve aşkları günah sayar; bedenleri, duvarlar arasına hapseder...
İnsanın dilimlediği zamanın bir gününde, kaç duvar yıkılıyor ve kaç duvar yeniden kuruluyor? Her duvara bir isim bulunuyor; bir ‘kutsallık’ atfediliyor. Sürüklendiğimiz felaketin tutulmayan çetelesi, duyan kalpleri incitiyor sadece.
Hayatın neresine dönsen bir kutsal duvar ile karşılaşıyorsun. Öldüren, felç eden duvarlar. İnsan ruhunun üzerine kabus gibi çökerler. Mezar sessizliğinde insancıklar isterler. Maddi dünyanın döngüsünde aptallaştırılmış, ruhundan binlerce mil uzakta insancıklar isteyen ve yaratan duvarlar. Karanlık mahzenler, ürperti veren dehlizler ve çölleşen insan... Duvarlar, ölmeden konulmaya çalışıldığımız mezarlardır. Duvarlar, birey olarak varoluşunu anlamlandırmanın önüne konurlar. Sorgulamanı istemezler. Niye konduğunu sormanı asla... Kimi konulan duvarların sınırlarını aşmadan bir yaşamı seçer.
Bir duvarı yıkamadıysa hüznüm, bir parmaklığı yerinden sökemediyse incinmem, neye yarar? Kendini azaltmaktan başka neye?
Türlü isimler altına sığınarak, bizi yaralayan aynı kayıtsızlık... İsimleri, boyutları, türleri, renkleri değişse de, aynı yoldur tuttukları...
İşte bunun için... Rüzgar, beni sürüklesin istiyorum bu yerlerden. Üstelik rüzgarın beni sürükleyeceği yoldan korkmuyorum. Göğsümde duran boşluk ile bunun tadına varmak istiyorum. Yeryüzünün çatlakları geride kalsın, hislerimin dahi uzanamayacağı bir ufuk noktasının da ötesinde.  
Rüzgarın uğultusu dinlesin yeryüzünün parçalanan hikayelerini, düşlerimizi. Kayaların çatlaklarından yeşeren dala götürsün. Zaman, kendini yitirmiş bir aylak olsun koyaklarda.
Sınırsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyorum. Belki de hayat, bu duvarlar arasında kendini bulmanın mücadelesidir.
O duvarları yaratanlar, yarattıkları duvarları sayarak geçsin yaşamları...