O topraktır artık, rüzgardır, kır çiçekleridir, sudur. Bedeni, toprak, yağmur, su kokacak artık. Meşe yaprağı kokacak. Yaslı sokakların yitik çığlığıdır. Yitirmenin çizdiği haritaları yüzünde taşıyan halkın fısıltısıdır. Sırf hatırladığı için durmadan hırpalananların yurdunda bir damladır.
Tarihin beşiği, destanların toprağı Cizîr’den yola çıktı. Yabancı kentlerin kuytuluklarına savruldu. Unutmadı. Gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmaya cesaret etti, kınayan gözlerle baktılar. Unuttuklarını da hatırladı. Bu kez de demir parmaklıklara hapsettiler. Sadece hatırlamakla yetinmedi, anlattı. Susturmak istediler, ölümün yolunu gösterdiler. O yaşamdan taraftı, dağlara sığındı. Çünkü dağlar yaşamanın bir başka adıydı.
Dêrsim’den Botan’a uzanan dağlarıyla ülke ülke dolaştı. Dinmeyen yağmur altında hala çatlağı kapanmayan topraklarda yaşadı. Kan ve beden ile kapanmadı çatlak, hala genişlemekte ince ince. Yeryüzüne yayılmakta.
Tarih boyunca kapanmayan yaranın sağaltılması için çok yol yürüdü. Bu, yürüdükçe kısalan yollardan değildi. Zamanlardan geçti, dağları aştı, uçurumların fırtınasına tutuldu ama yol hep uzadı.
Bir yıl önce Zilan, Bokır’dan ayrılmıştı. Eteğinde Bokır’ın bereketli toprağında bahar yağmurunun ardından fışkıran süt beyazı mantarlarla indiğinin ertesinde yine Bokır dağını aşarak çekip gitmişti. Bokır dağının zirvesinde suskun bir boşluk uzanıyor hala. Işığın kırıldığı o anda başlayan ve sonsuzluk denen o boşluk.
Daha uzak bir tarihte bedenleri saklayan ardıç ağaçlarının arasından yitmişti. Her adımında her ardıçtan küçük bir kuş uçmuştu. Rengarenk tüyleriyle kimi parmak kadar kuşlar. Gün geceye evrilmek üzereyken, parlak bir göğün dağ zirvesiyle birleştiği yerde görülmüştü son silueti. Her yere ulaşan bir çığlık kopmuştu, sonrasına dair kimsenin fikri yoktu henüz. Anlara dair hikayeleri hala anlatılıyordu, sözleri okunuyordu, kadınların gözlerine bakıyordu.
Üzerinden bir yıl geçti ve incecik bir kız inip geldi Bokır dağlarından. Gökyüzüne uzanan dağlara, onları kaplayan meşe ormanlarına, vadide akan sulara hayretle bakan bir kadın. Gecesinde yıldızlı bir gök inmişti Bokır’ın zirvesine. Ardıç ağaçları yıldızlarla derin bir sohbete dalmış gibiydi, incecik kız da onların seyrine.
Onu görenler, ah bu narin kadın nasıl dayanacak zorlu yola, nasıl aşacak zamanın dar boğazlarını, deyiverdi. İçinde biraz endişe belirmedi değil, ama gülümseyerek karşılık verdi. Kelimelerini seçerek kullandı. Çok dinledi, çok okudu. 
Narin bedeni soğuğa dayanmadı önce, „Ben bir gerillayım üşümemeliyim, ben bir gerillayım üşümemeliyim“ diye yineledi. Sözlerinin arkadaşlarını güldürdüğünü görünce O da güldü. Oysa bir gerilla da olsa üşürdü, acıkırdı, ağlardı insan. Bir zaman sonra bedenine değil iradesine hükmetmeyi öğrenirdi sadece. Bir halkın gözünde ‘kahraman’ diğerinin gözünde ‘terörist’ olmak insan olmayı yadsımıyordu. Tüm adlandırmalardan bağımsız yaşayan bir varlıktı gerilla da.
Öğrendi, soğuklarla yürüyerek başetmeyi, kazınan midesini dağların gözyaşlarını içerek azaltmayı, savaş seslerinin içindeki yankısını şarkı söyleyerek dindirmeyi...
Hep kendinden beklenmeyene kalkıştı, ‘güç’ün gerçek kaynağının insanın içinde durduğunu bir kez daha kanıtladı. Mütevazi bir yaşamın sahibi oldu ama kalkıştığı işlerin üstesinden de geldi. Asabiliğiyle dahi sempati yaratan az insan vardır. O az insandan biri oldu.
Yürümek zor geldiğinde az sonra çıkacağı zirveyi düşündü. Dizlerini tuta tuta tırmandı, yükseğe daha yükseğe. Yükseğe çıkmak daha çok yaşamaktı çünkü. Zirveye ulaştığında derin bir nefes aldı, gözlerinin önünde uzanan güzel manzarayla az önceki tıkanıklığını unuttu. Daha uzak yerlere selam gönderdi. Hafifledi. Sonra dağın yamacından uçarak indi vadiye, soğuk sularıyla serinledi.
Mevsim kışa döndüğünde, beyaz bir ülkeye dönüştü her yer. Kar fırtınaları her tel saçını buza kesti. Çantasının üzerinde biriken karları da taşıdı. Ateş yakmak zorlaştığında bir taş altında arkadaşlarının sıcaklığıyla ısındı. Buzları kırarak bir avuç su içti, ıslanan çoraplarını yaktığı ateşte kuruladı. Baharı bekledi umutla.
Zamanın içinden başka zamanlar geçti. Yürüdükçe önünde yeni dünyalar açıldı. Ağaçların ve çiçeklerin ismini öğrendi. Ağaçların gövdesinde katar katar olan karıncaları gözledi. Güzel ülkeyi adımladıkça daha çok inandı ve güvendi kendine. Kimi zaman inatla, kimi zaman sevgiyle, kimi zaman öfkeyle geçti zamanın içinden. Dağları, suları dinledi, tarihten acılarıyla küçücük köy evlerine sığınmış insanları dinledi. Duygulandı, ağladı, güldü, en çok da işgalcilerin böldüğü topraklarla konuştu. Bu topraklar, bedenlerden geriye kalanlardır. Bu ülkenin ağaçları, insanların kaybolan bacakları, kollarıdır. Çiçekler, bedenler üzerinde boy verir, kokladığında bir insanın kokusunu içine çektiğini bilirsin. Oysa ahı yeryüzünde kalanların kemikleri, mağaraların kuytuluğundadır hala. Acısı dinmedikçe karışmaz toprağa, suya. Görülmek, bilinmek, anlaşılmak ister. Yeryüzü giderek daha fazla içe doğru büzülüyor.
On beş yıl boyunca hep yürüdü, son nefesini verene dek adımlamadık yer bırakmadı. Cizîr’in kara kızı dediler.
Bir gün güz yaprakları içindeki dağları sis kaplamıştı. Karlı zirveler sisin gölgesinde ısınıyordu. Bu ülkede her mevsim güzeldi de, sonbaharın ayrı bir yeri vardı gönlünde. Dökülen her yaprak ile gecede yitenleri hatırlar hüzünlenirdi. Sevinci de yok değildi sararan mevsimin. İki iklimi birarada yaşardı insan.
Son yürüyüşü doğduğu topraklara oldu. Bir kasım şafağında başladı savaş, rivayete göre kıyametten kurtulan geminin durağı Cudî’de. Bedeninde sıcak bir acı hissettiğinde, sonbahar renginde bir ölümü gördü. Son savaşta olduğunu anladığında, artık yürüyecek takati kalmamıştı. Bir kaya parçasına yaslandı. Gökyüzüne doğru baktı son kez, göğün mavisini kaplayan meşe ağacının son yaprağı döne döne gözlerine düştü, kapandı gözleri. Sonsuz bir uyku ya da boşluk, kimse bilemedi. Sevenlerine defteri arasında kuruttuğu kır çiçekleri ve anıları kaldı. Bir de hiç geçmeyecek olan acının ağırlığı...

* Yazının başlığı, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun bir öyküsünden alındı.