Kaç kere Tağar suyuna düşen aksimi seyre daldım; berraklığın altındaki taşları, beyaz bulutları... Kaç kere düşlerimi söyledim, bedenimi arındırdığım suya. Ses veremedi uzun bir zaman. Sonra bir gün, “Ben” dedi, “Nice düşler dinledim, dinledim de yetemedim. Söğüt ağaçlarının regini taşırım o günden bu yana. Şu mağaralarda taşa dönmüş bedenler taşıdıkça toprağım, rengim yeşildir.” “Olsun, varsın yeşil olsun, benim de gözlerim yeşil” dedim. Biliyordum, varlığına değildi suyun sitemi, bedeninden kopan parçasınaydı, insana.
Meğer Tağar ile konuşan tek ben değilmişim. Her gören, bilen suyu belleğine yerleştirmiş, dertleşmiş. Bembeyaz bir kışın soğuğunda bedeni toprağa karışan Sefagül de konuşmuş.
Yüreğini açmış suya: “Yaşam çelişkilerden ibaret ya... Yaşam kadar ölümde saklı toprakta, yaprakta, suda... Ölenlerin hınca hınç çığlıklarınca akıyor Tağar çayı. Şu sıralar dinginleşmiş diyorlar. Ne de heybetli akarmış meğer 38 öncesi... Tanıklık ettiklerinin acısını unutuşu olamaz onu dinginleştiren. Sesine ses katan çocuk cıvıltıları yok, viraneye dönmüş yakılan evler acılı acılı bakıyor. Nasıl aksın ki ! Her mevsim acının rengini yaşıyor Tağar. Baharda yaprağın çimenin yeşiliyle ağlaşıyor. Her yağmurda gökyüzüyle buluşuyor topraktan süzülen acılar kan kırmızısında Tağar’da akıyor. Vadiye yolculuğunda Tağar’a inen gerilla, ayaklarını kesen soğukta ‘yanlız değilsin’ diyor, ‘Yine buradayım, yaşayan direnen savaşan yanımla buradayım.’ Vadinin yaşayan yanı gerilla; ağaçların, taşların, yıldızların, çiçeklerin dile gelmesini arzular çoğu zaman… Çünkü çok şeyin tanığıdır onlar. Vadiye inişin yorucu müjdecisi Bozan patikasının ilk adımları geçmişle gelecek arasındaki yolculukta geçilmesi zorunlu bir köprüdür. Geçemezsen geçmişle yüzleşemezsin, geçemezsen geleceği kucaklayamazsın.” Demiş ya, Tağar’ın suyu bile kavrulan yatağının acısını dindirememiş.
Öylece yeşiliyle susuyor Tağar. Yaralı yatağına, bir merhem dilemekte. Tanıklık etmekte, bir yangında paramparça olan kemiklerim kızgın güneşin altında erimekteyken. Parça parça, bazısı yok. Adım da yok, numaralı bir yokluğun seyrindeyim. Ben şimdi öldüm, Ağustos sıcağında. Sislerin içinde beliren o köy yakınlaştıkça... Tağar suyu yeşil akarken, karlar içinde değil. Parçalarımın dağıldığı geniş topraklar, şehirlerin kıyısına dayandı. Toplayabilseniz hepsini, bir beden kursanız yeniden, sayıca beden yaratsanız, son bulur mu ölümler? Bulacaksa eğer toplayın, yeniden yaratın beni yaşayan bedenlerde. Lakin devam edecekse...
Söylemeyin, hiçbir şey demeyin. Biliyorum, yıkım sürmekte hala. Yaz sıcağında kavrulmakta otlar, kurumakta... Kuruyan otlar, bedenime batmakta, yürüyeceğim yer kalmadı. Kuruyan otlar kapladı toprağı. Serin bir toprak parçası yok mu ki, yerin yüzünde. Ayaklarımı incitmeden yürüyebileceğim bir toprak parçası. Kımıltısız bir bozkır. Kimse duymuyor beni. Sessiz ve keskin bir sıcaklık ve kuruyan otlar.
Elem belki de bu sıcaklığın asıl nedeni. Yıkılan her şey için bir yas. Neden, bir anda sonuç oluveriyor. Bulutları özlüyoruz, yağdıracağı bir damla su için. Bilcümle doğa suskun, ben lal. Sözlerimi fısıldayacağım, vadinin o ılık rüzgarı da yok. Kaybolduğum bir ülkenin sokaklarında, toprağın çekimine kapılıyorum.
Az ileride şelalenin tam üstünde, taşların ortasında boy vermiş ve nice zamanlara tanık olmuş yaşlı bir kızvan ağacı. Sakız topladığım gövdesine değen bombanın etkisiyle dağılıp yıkılmakta... Bir insan kucağına sığmayacak gövdesi olsa da, narindir kızvan ağacı. Dalları kopuyor tek tek beyazımsı gövdesinden, yaprakları savruluyor rüzgarla. Yavaş yavaş toprağa düşüyor kızvan ağacı, şelalenin uğultusu yanıbaşında. Yüksek kayaların arasına gizlenmiş şelalenin beyaz köpüklü suları, ses veriyor. Kızvan ağacı duymuyor artık, bir tek parıldayan ateşi kalıyor geriye. Az sonra küle dönüşecek o kor ateş, tozları toprağa karışacak, yeşil akan suya...
Ne çok benziyoruz birbirimize. Bir ağaç gövdesine dönüşen kendimi mi izlemekteyim? Yoksa ağaç mı, ahıma düşmüş solmakta. Bu karanlık, hepimizi sarmalıyor.
Ben yanmaktayım, metrelerce karın içinde. Üşümek değil bu, yanıp kavrulmak. Tağar suyunun yeşiline sayıklayan söğüt ağacı misali sayıklıyorum. Bir damla su serpilsin içimin ıraklarına, kızvan ağacının yangınına dönen kıvrımlarıma yüreğimin. Bir damla su, kaynağa varmam için, bedenimi yeniden tamamlamam için.
Parçalarımı aramayın, bulamazsınız. Bulsanız da o ben değilim. Suyu takip edin, orada söğütler inlemekte hala, bedeni yanan kızvan ağacının külleri savrulmakta toprağa... Haykırın dağların kalbinde, size geri dönecek olan sesimdir. Taşa dönüşen bedenlerin son çığlığı... Son kez tutunduğum, terli sırtımı yasladığım kayalar duruyor hala. Giydiğim elbiseler, patikaların her yerine savruldu. Geçen yüzyılın 38’inci diliminde olduğu gibi. Çiçekli basmalara karıştı toprak rengi gömleğimin parçaları. Bu nasıl bir tekerrür, nasıl bir yalnızlık, nasıl bir kimsesizlik? Kayalara oyulmuş mağaralarda elimle dokunduğum kemiklere karıştı her parçam. Sönmemiş o ateşte, bir kızvan ağacının gövdesinde küle dönüşmekteyim.
Ruhum, bu dünyadan çok uzakta ya da her şeyin biraz içinde. Bir boşluktayım, ölüm ya da yaşamın anlam ifade etmediği bir boşlukta. Zamanın hükmü geçmiyor. Hıçkırmaktayım, adını andığım tüm dağlar yıkılmakta birer birer. Yerin yüzeyinde, gök ile aramızda uzaklaştıkça soluklaşan bir boşluk uzanmakta. Bilemediğimce uzanan evrenin gizine ortak olmak gibi, her şeyin eridiği o boşluk, varlığın asıl kaynağı... Toprak, kum gibi ayaklarımın altından kayıyor. Ardından gittiğim tüm sırlar çözülüyor. Artık biliyorum, ruhumuzda oluşan kırıkları, hiçbir zafer geçirmeyecek.