O sabah, anam ağladı. Mecazen değil. Öyle içli içli, sarsıla sarsıla, gözlerinden yanağına iri iri yaşlar dökülerek ağladı. Gizlemeye çalışmadı gözyaşlarını. Utanmadan, sıkılmadan, bir dayanılmaz acıyı döker gibi, birikmiş bir hüznü salar gibi, eskilere, yenilere, geleceklere ağlar gibi ağladı. Ağladı. Leçeğinin kenarıyla yaşlarını silip gözlerini ekrana dikti, okkalı bir küfür savurdu sonra. Sofrada ekmek zeytin virane oldu, kalakaldılar öyle. İçimizde kopan fırtınaları annemizin gözyaşlarına emanet ettik. Aldı götürdüler. Sustuk. Ellerimiz kederden çürüdü. Bakışlarımız döküldü. Sustuk. Annemi uzun zamandır böyle görmemiştim. Evimizden cenaze çıksa bu kadar olurdu. Tahir Elçi’yi tanımaz, bilmez, belki adını birkaç hafta önce TV ekranlarında duydu, cesaretini, tavrını, emeğini gördü, duydu ama bunlar bile bu kadar ağlamasını gerektirmeyebilirdi. İçimde bir Mehemed Arîf Cizirî şarkısı çınlayarak çıktım.

Annemin asıl Tahir Elçi’nin ışığını gördüğü için böyle ağladığını düşündüm. Celadet Êli Bedîrxan’ın, Necmettin Büyükkaya’nın, Ferit Uzun’un, Mehmet Uzun’un, Apê Musa’nın, Vedat Aydın’ın, Mehmet Sincar'ın kısacası gelmiş geçmiş, sürgünlerde, hapislerde, faili meçhullerde hayatları çalınmış Kürt aydınlarının ışığı. O kederli ışık. O inatçı, sönmeyen, ama hep acı çeken ışık. Yani Kürt ulusunun sönmeyen, dinmeyen, ama özgürlüğüne kavuşamadan koparılan, yolunan, sokaklarda, caddelerde, talan edilen Kürt ışığı. 

Tahir Elçi o Kürt aydınları zincirinin günümüze ulaşmış bir halkasıydı. Diğerleri gibi koparıldı. İçimizden, kalbimizin atar damarından bir parça koparıldı. Savaşlardan, talanlardan, kıyımlardan, kıyametlerden ötürü halktan yana, böyle cesur ve pazarlıksız, kirlenmemiş ve asla kirlenmeyecek olan, saf ikirciksiz gerçek aydınlarımız ne yazık ki zor yetişiyor. Zor yetiştiği kadar kolayca koparılıp alınıyor aramızdan. En verimli çağlarında. En çok ihtiyaç duyulacak zamanlarda alınıp koparılıyor. 

Hiçbir Kürt aydınının katline böyle neredeyse anı anına tanık olmamıştık. Sanki onlar zamanın bir x noktasında, bilinmez bir yerlerde, hayal edemediğimiz yöntemlerle katledilmişlerdi. O an yaşadıklarını yalnız kendileri biliyorlardı ve bunu kendileri ile birlikte alıp götürmüşlerdi. Bize acılarını tasavvur etmek, anılarına bağlı kalmak kalıyordu. 

Oysa Tahir Elçi gözlerimizin önünde, güpegündüz, Amed’in tam ortasında, çevresinde arkadaşları, gazeteciler vesaire varken, birden bire talihsizce ortaya çıkan bir durum fırsat bilinerek katledildi. Gördük. Gözlerimiz avuçlarımıza aktı. Gördük, görmez olaydık. O anı, o kahredici ölüm anını yalnız kendi yaşamadı Kürt halkı ile beraber yaşadı, dünyanın insanlığını kaybetmemiş yanı ile beraber yaşadı. 

Yani hepimiz onunla birlikte uzandık o kara taşlı sokağa, boylu boyunca. Hiç hesapta yoktu oysa. Var mıydı? Bu Kürt aydınının kaderi mi, kadersizliği mi? Kader kelimesini sevmeyebilir, yüzünüzü ekşitebilirsiniz. Ama biz biliyoruz ki halkın yazgısı değişmedikçe aydınının da yazgısı değişmiyor. Gençleri, çocukları, kadınları gibi acımasızca yolunuyor. Alınıp koparılıyor hayattan. 

Hepimiz Tahir Elçi ile bir kez öldük. Güpegündüz. Herkes gördü. Dünya gördü, dönmeye devam etti. Ama mutlaka Kürt'ten yana da dönecek, bir gün mutlaka dönecek. 

Şimdi ne mi olacak? Mutlaka barış, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerleri savunmaya devam edecek Kürt aydınları, geridekiler bir adım öne çıkacak, öndekiler halkın yanına geçecek, bu böyle devam edecek. 

Tahir Elçi’nin de unutulmaması, anısının yaşatılması, amaçlarının, ideallerinin hayat şansı bulabilmesi için bu olmazsa olmaz. En önemlisi o yattığımız kara taşlı sokak ortasından kalkıp yaşayabilmemiz için bu şart ve bu şartı yerine getirecek bilinçler, yürekler mutlaka var, vardır. Var olsunlar. 

Sanırım Necmettin Büyükkaya’nın arkasından söylenen bir sözdür. Çok yakıcıdır. Dünyanın acımasızlığına, hayatın ve kavganın, en önemlisi de böyle amansız, vahşice, pervasız gelen katliama, ölüme en büyük sitemdir; "Anan öle ölüm". 

Tahir Elçi’nin arkasından da belki sitemimizi dünyaya haykıracak en çarpıcı söz bu olacaktır. Böyle pervasız, böyle acımasız bir ölüme ancak "anan öle" denebilir. Anan öle ölüm!