Ahmet Kahraman

Dün*, 6 Mayıs’tı. 46 sene önce, Türk sağı (Faşizm) 6 Mayıs 1972 günü şafağının alacasında, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i astılar. Bu, inceden inceye tasarlanıp planlanmış, bir cinayet ayiniydi.

Katledilenler, benim de arkadaşlarım, dostlarımdı. Yusuf’la, Amasya‘nın Taşova ilçesine bağlı bir dağ köyünde, aynı şilteyi paylaşarak uyuduk. Yanımızda, Vanlı bir askerin oğlu olan Mustafa Talyan Özgür yatıyordu. Ernesto Che Guevara beresi de başındaydı.

Tuncer Sümer’in düzenlemesi olan 1968’ler Vakfı’nın duvarında birlikte çekilmiş fotoğraflarımız hala asılı mı bilmiyorum. Ama karşı duvarda, Deniz’in, peşindeki katiller ve gardiyanlarından kaçış sürecinde, yaptığım röportaj çerçeveliydi.

Sonra, hikayelerini “Asılan ve Asanlar" başlığıyla gazete tefrikası olarak yazdım. Benim için, borçtu bu. Arkadaşlığın borcunu ödedim. Ardından geliştirilmiş şekliyle “Üç Asılmışın Hikayesi" kitabı…

Ve onların hikayesi, yalnız düşmüş savaşçıların hüznüydü. Çünkü, onlar ölüme giderken, Mahir Çayan ve arkadaşları intiharvari bir yürüyüşle arkalarında durdular, ama Türk kamuoyu geneli sessizdi.

Sanırım Gemerek, Deniz için en büyük hayal kırıklığıydı. Çünkü, onu çembere alıp yakalanmasını sağlayanların çoğunluğu kasabalı ve köylü kalabalığıydı. Kiminin elinde av tüfeği, kimininkinde dirgen, balta, kürek…

Oysa o ve Yusuf, Nurhak dağlarında üslenmiş Sinan Cemgil’e gidiyordu. Birleşip Kürtlerin desteğiyle, Gemereklilerin de içinde olduğu yoksul yığınlar için yeni bir hayatın temel taşlarını döşeyeceklerdi. Ama, dünya tersine dönüyordu, bu coğrafyada…

Denizleri ölüme mahkum eden askeri mahkemenin başkanı General Ali Elverdi, insan öldürme üzere yetiştirilmiş bir askerdi. Ölüm seyretmeyi seviyordu. O nedenle, ilgili ya da görevli, olmadığı halde, bir koşu gidip ağzında yanık sigara, elleri mabadında, üç gencecik adamın öldürülmesini seyretmişti. Emekliliğinde, Süleyman Demirel tarafından “insan asan" övgüsüyle milletvekili adayı yapılmış, o da meydanlarda, eserlerini anlatarak, Türk halkından alkış toplamış, Bursa’dan, rekor düzeyde oyla seçilmişti.

Daha sonra aynı övünmeyi parlamentoda tekrara kalkışınca, Hilvanlı bir Kürt olan Paydaş yerine fırlayıp “katil" diye gırtlağına sarılmış, ağzının orta yerine yumruğunu indirmişti.

Kimseyi suçlamak istemiyorum, ama kanlı adamlar, bir kesim Türk için makbuldü. Korkuluklar ise tapılan efendi oluyordu. Darbe günleri böyledi…

12 Mart da devlet terörü günleriydi. İnsanlar, öz gölgelerinden korkuyorlardı. Avukatlar Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı ve arkadaşları buna rağmen, nafile yere hukuk savaşı veriyorlardı. Altan Öymen, Erdal Öz ve Onat Kutlar korku karanlığını delme inadıyla idama karşı imza kampanyası yürütüyorlardı.

Yine Altan Öymen, büyük bir yüreklilikle sahipliğini yaptığı ve benim de çalıştığım Anka Ajansı’nın kapısını babalara açmıştı, o koyu korku karanlığında. Üç baba, her sabah hepimizden önce gelip kapıda bekliyor, sonra duvar dibinde yan yana sıralanmış sandalyelere oturuyor, ağızlarını açıp tek kelime etmeden, hiç bir şey isteneden, kimseye tek soru da sormadan öylece duruyor, duydukları ile yetinip akşam, neresi olduğunu sormadığımız yatı yerine dönüyorlardı.

Anayasa Mahkemesi’nin, CHP lideri İsmet İnönü’nün başvurusu üzerine, idamları durdurma kararını benden duyduklarında, anlamı anlatılamaz bir gülüş peydahlanmıştı. Sonra, Cemil Bey’in “bari gidelim" demesiyle, kapıdan çıkarken, gözümden bir damla akmıştı, benim…

Parlamentodaki idam tartışmalarını izlemeleri için, sağladığım giriş belgesi yüzünden başlarına gelenler ise Faşizmin kimlik vahşi yüzüydü. Balkonda oturup tartışmaları sessizce izlerken, kimlikleri anlaşılmış, bir vebalı da değil, casus gibi polislerce kuşatılıp ifadeye götürülmüşlerdi, yüreği yaralı üç baba…

Tuncer Sümer, Denizlerin cezaevinden idam alanına görülmelerini anlatırken, "hiç bir şey yapamadık" demişti, geçen gün. Doğrudur. Kimse bir şey yapamadı. Çünkü devlet, bütün gücüyle korku heyulasıydı. Aydınlar, sendika ve dernek yöneticileri, öğrenci gençliğinin önde gelenleri ve tabii ki, adı, sanı duyulmuş tekmil Kürtler, bozguna uğramış “düşman“dı. Korku belasından kimse kimseciği görmüyor, iyi, ılıman günlerde, sokaklar, caddeler boyu nehirleşen kalabalıklar kayıptı.

Düşman ilan edilmişlerin adını anmak bile suçtu, AKP rumuzlu Faşizmde olduğu gibi…

İdam sabahı, gazeteci dostum Özer Esmer’le mezarlığa koşarken, orada birikmiş bir kalabalıkla karşılaşacağımızı umuyorduk. Vardık ki, kimsecik yoktu, ortalıkta.

Üç arkadaşın, yan yana yatmalarına da izin verilmemişti.

Öte yandan, Türk sağı (faşizm) için öldürme, yani can alma, bütün sorunların çözümüdür. Demirel ve Türk ordusu, Komünizmi yere serip kökünü kazımak için, idam tamtamları çalıyorlardı. Oysa, Deniz Atatürkçü gelenekten geliyordu. Askeri mahkeme boyunca, Atatürk ve Atatürkçülüğe atıfta bulunarak, arkadaşları adına savunma yaptı.

Ve Denizleri asan kafa, bugün TC’nin efendileridir. Türk halkı adına utanç, ama Recep Erdoğan’ın başlıca seçim vaadi daha çok Kürt öldürmek…

İşlenen cinayetlerin toplamına, her gün yenilerini ekleyerek, hepsini bir arada gelecekteki hizmetlerine kanıt yapıyor. Utacı övünme yapanlara, armağan olarak Ali Elverdi’nin hortlak ruhu, dolaştırılıyor ortalıkta. İnsanlık adına ne kadar büyük bir ayıp, ne yaman bir utanç!..

* Yazı yazıldı.