İnsanların yaptığı bazı tercihler bir sonuçtur. Çünkü yaşam sadece bireyin kendisinden ibaret değildir. Mensubu olduğu toplum, vatandaşı olduğu devlet, rejimler, yasalar, gelenekler, zaruri ihtiyaçlar gibi birçok faktör, bireyin yaşamını etkiler. Hatta yerleşik veya göçebe olmasın da bu olgular belirleyicidir. Ölümle yaşam, açlıkla tokluk, esaretle özgürlük ikilemleri arasında sıkışmış yaşamlar, çoğu zaman bireyi birini tercih etmeye zorlanır.
Mültecilik, böylesi ikilemlerin sonucunda gelişir. Mültecilik bilinmez bir yoldur. Karşısına neyi çıkaracağı belli olmayan çok bilinmeyenli bir tercihtir.
Açlıktan kaçıp; iş, aş için çıkılan yol bir bilinmezdir aslında yine de çıkılır o yola. Aş, iş için çıktığı yolda aç kalır, işsiz kalır çoğu zaman insanlar. Hapse girmemek için yollanır, bu kez ruhsal olarak tutsak kalır. Çünkü köklerinden kopmuş, tanımadığı bir ülkenin bilmediği dili, geleneği, sistemiyle baş başa kalır. Ölümden kaçar, ama yaşamak için çıktığı yolda, bilmediği coğrafyalarda, tanımadığı mekanlarda ölüm bulur onu.
Ancak bu tür olayları tümü kamuoyuna yansımaz. Çok sayıda mültecinin yaşamını kaybettiği olayların haber değeri olur genellikle. O da çok kısa sürede gündemden düşer. Tek tek yaşanan olayların, ölümlerin ise haber değeri bile olmaz. Siyasetin, savaşın, ekonominin yoğun gündemleri arasında kaybolur yaşananlar. Oysa mültecilik siyasetin, savaşın ve ekonominin sonucudur. Uygulanan politikaların geliştirdiği zorunlu bir tercihtir.
Bu zorunlu tercihe mahkum olmuş insanların dramını daha kaç gün önce yaşadık. Ağustos ayı sonunda ‘yaşam’ adına çıkılan yol 63 insanın canına mal oldu. Tamamına yakını Güneybatı Kürdistanlı olan mülteciler; Suriye’de yaşanan savaştan dolayı ülkelerini terk etmişlerdi. Uzun yolları bir gemi kazasıyla kısaldı. Bazılarının ise (çok sayıda çocukta vardı içlerinde) daha başlamadan bitti hayatları. İzmir yakınlarında sulara gömülen mülteciler de savaş rantçılarının politikasının ürünüydü. Ve yaşamak için çıkmak zorunda kaldıkları ülkelerine ancak ölü bedenleri döndü.
Bu ilk değil, son olmayacağı da kesin. Neredeyse her yıl en az birkaç kez denizlere, okyanuslara gömülen, sınırlarda tutuklanan veya öldürülen mülteci haberlerini duyuyoruz. Denizlerin dili olsa da konuşsa; kaç insanın mülteci yollarda nasıl gömüldüğünü anlatırdı. Okyanuslar fısıldasa binlerce insanın yaşam umutlarını nasıl yuttuğunu söylerdi. Sınırlar kafasını kaldırsa, tel örgüler altında yaşadıkları korkuları dillendirirdi. Çünkü denizler, okyanuslar ve sınırlar; maddi ve manevi varlığını yollara dökmüş olan insanların hangi acılara, hakaretlere, aşağılanmalara maruz kaldıklarının görgü tanığıdırlar.
Başka bir tanıkta bunların bilançolarını tutanlar.
Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin bu yıl açıklanan raporuna göre 2011 yılında, mülteci sayısında son on yılın en hızlı artışı yaşanmış. Bir yıl içerisinde 876.100 kişi sığınma için başvuruda bulunmuş. Kendi ülkeleri içinde zorla yerinden edilen 3.5 milyon insanla birlikte toplam 4.3 milyon insan bir yılda mülteci konumuna düşmüş durumda. 2011 yılı sonuçlarıyla birlikte mültecilerin sayısı 42.5 milyona yükselmiş. Bir de 2012 sonuçlarının bu tabloya eklendiğini düşünün.
Mülteci üreten ülkelerin başında Afganistan, Irak, Somali, Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti geliyor. Çarpıcı sonuç ise mülteci kabul eden ülkelerin başında Pakistan, İran, Kenya, Çad yer alıyor. Yani gelişmekte olan ülkeler. Gelişmiş ülkelerden de ilk beşin içinde sadece Almanya bulunuyor (Son bir yıllık dağılım).
Dünya genelinde, özellikle de Ortadoğu’da tırmanan çatışma ve savaşlar; savaşın yarattığı maddi, manevi yıkım, anti-demoktatik sistemler ve yasaların savaş rantçılarının hizmetine koşması göçü attırdı ve daha devam edecek gibi.
Sorgulanması gereken; insanları göçe zorlayan koşullarda ısrar edilmesi. Hem de çoğunlukla demokrasi ve halk adına. ‘Benim milletim’ diyen birçok hükümet, rejim veya yönetim; halkını mağdur edecek bütün anti-demokratik yasalarda ısrarlı ve mülteciliği yaratan koşullardan vazgeçmiyorlar. Oysa bir insan için önemli olan ‘gitmek’ zorunda kalmak. Yerini, ülkesini, ailesini, dilini, kültürünü terk etmek zorunda kalmak. Peki insanları göçe zorlayan savaş; sorunları çözen tek yöntem midir? Açlık, mecburi bir son mudur? Yoksulluk çözümsüz müdür? Anti-demokratik rejimler bir zorunluluk mudur?
Tabii ki değil. Ama yaşamak zorunda kaldığımız egemenlikli zihniyet ve yarattığı değerler mülteci üretiyor. Anti-demokratik yasalar, diktatöryal sistemler, savaş rantçıları el birliği ile insanları göçe zorluyor. Sadece halk olarak yaşadığımız mültecilik durumu bile farklı ülkelerde yaşananları anlamamızı sağlayabilir. Kürtler adını bile duymadığı coğrafyalarda buldular kendilerini. Üstelik aile fertlerinin her biri farklı bir ülkeye savruldu. Kürtler ve daha onlarca halk bu zihniyetin kurbanları olmaya devam ediyor. Mülteci olduğumuz bir dünya değil, ait olduğumuz bir dünyayı geliştirmek için bu zihniyetin değişmesi, ama mutlaka değişmesi gerekiyor.
Denizlerin dili olsa...