Kürtler Xakurkê olayının, devlet ve toplum olarak Türkiye ise Çukurca olayının sarsıntısını yaşarken, bir pazar günü öğle sonu Van ve çevresi 7.2 şiddetinde sallanıverdi. Tam otuzbeş yıl önce yaşanana benzer yeni bir deprem yaşandı. Acı duyan ve üzülen herkesin üzüntülerini paylaşıyoruz.
Son dönemlerde toplum olarak siyasal ve askeri depremleri o kadar sık ve şiddetli yaşıyorduk ki, bu işin doğalına pek hazır değildik. Dolayısıyla Van’da yaşanan doğal depremi neredeyse şok olmuş vaziyette karşıladık.
Hatta siyasi ve askeri olaylara kendini çok fazla kaptırmış olan bazıları, Van’da yaşananların da doğal olmadığını, birileri tarafından yaratılan suni bir olay olduğunu bile düşündü. Böyle söyleyen ve yazanları bile gördük. Yani şoktan ayılma ve Van depremzedelerine yardım eder hale gelme epeyce bir zaman aldı.
Geçen hafta boyunca birçok yönüyle tartışılan Van depremi, yaşadığımız gerçekliği bir kez daha net bir biçimde ortaya koydu. Bir kere tüm yaklaşımlara hakim olan şey, Kürt sorununda yaşanan şiddetli çatışma ve hassasiyetti. Bu noktada utanmazca “Oh oldu” diyenlerden biraz utangaçça “PKK’yi depremle yenelim” diyenlere, deprem olayını siyasal rant haline getirmek isteyenlerden çaresiz kalanlara kadar birçok çevreyi ve tutumu gördük. Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türk ve Kürt bölünmüşlüğünün suratlara çarpması oldu.
Bana göre Van depreminin bize birkez daha gösterdiği en önemli husus, devlet ve toplum ilişkilerinde yaşanan uçurumun çok çarpıcı bir biçimde açığa çıkmasıdır. Daha doğrusu devlet büyür, şişer ve toplumun iğnesine kadar her şeye hakim olurken, doğal ve demokratik toplumun zihniyet ve örgütlülük olarak adeta tükeniş noktasına gelişidir.
Bu gerçeği çok çarpıcı ve de acı bir biçimde gördük. Devleti yönetenlerin böbürlenişleri ile sokaktaki vatandaşların adet bir yaşındaki bebe gibi kameralar karşısındaki çaresiz ağlayış ve yalvarışları bize bunu gösterdi. Peki bu haliyle insanlık nereye gidecek?!..
Şimdi Van depreminin en önemli sonucu olarak şunu sorgulamalıyız: Devlet ve toplum böyle mi olmalı? Devlet iğneye kadar her şeyi ele geçirirken, toplum çaresiz sokakta ağlayan bebe haline mi gelmeli?
Eğer böyle olmamalı diyorsak, o halde mevcut duruma karşı çıkmalıyız. Çünkü bu hale gelinmiş! Kapitalist modernite sistemi altında devlet ve toplum bu hale getirilmiş. Devlet toplumun ve bireyin ruhunu, duygusunu, beynini, davranışını bile kontrol ederken, bu bombardıman altında toplum ve birey adeta tüketilmiş. Adeta ortaya sanal, kolaycı, hep devletten bekleyen bir tüketim yığını çıkartılmış.
Yine Van’daki durum bunun en sınırlı olanıdır. Kürtler tarihin derinliklerinden gelen kültürü güçlü bir toplumdur. Van eski ve çok değişik halkları içinde yaratan bir yerleşim yeridir. Onlarca yıldır güçlü bir biçimde süren özgürlük ve demokrasi mücadelesi devlete karşı toplumu korumuştur. Tüm bunlara rağmen, Van’da gelinen nokta bile insanlık açısından ürkütücüdür.
Bir de kapitalist hastalığın tam zafer kazanmış olduğu yerleri düşünelim. Devlet herşey olurken, “Bireysel özgürlük” adına toplumların ve toplumsallığın nasıl tüketilmiş olduğunu görelim. Amerika’dan Roma’ya insanların son günlerde neler yaptığını, neden sağı solu yakmaya çalıştığını o zaman daha iyi anlarız.
Van’daki görüntüler bunun küçük bir maketi gibiydi. Tartışılan anlayış ve tutumlar işte bu gerçeğin yansımaları olarak ortaya çıktı. Her şey haline gelen devletçilik, kendini sağlı-sollu birçok eğilim biçiminde yansıtırken, toplumsallığı tüketilmiş bireyin acizliğini ve çaresizliğini gördük. Koskoca insanların kamera karşısındaki hep isteyen ve şikayet eden tutumlarına sahne olduk.
Böyle bir ortamda elbette şunları düşünmeden edemedik: “Devlet bize her şeyi hemen versin, niye vermiyor” diyen insanların aceba bunları söylemeye hakkı var mı? Ver diye devletten istemeye, vermeyince de eleştirme ve şikayet etmeye hakkı var mı? Devlet verir mi, alır mı? Devlet özgür kılar mı, yoksa bastırır, ezer mi? Toplum ve birey belleği işte bu noktada çarpıtılmış. Beyni yıkanmış yani. Her şeyi tersinden görür hale gelmiş.
Bu bakımdan ben, öncelikle bu gerçekliğin görülüp doğru dersler çıkartılmasından yanayım. Devlet şişerken tüketilen toplumsallığa karşı çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de, öncelikle her şeyi devletten bekleyen, hep devletten isteyen, olmayınca da şikayet eden, suçlayan, yalvaran zihniyet, söz ve davranışları eleştiriyorum. Nerede büyük insanlık ve toplumsallık diyorum. İnsanlık öldü mü, toplumsal paylaşım ve dayanışma yokoldu mu diyorum!
Bununla birlikte, ikinci olarak da “Ben halkçıyım, toplumcuyum” diyenlerin zayıflığını, örgütsüzlüğünü, çaresizliğini eleştirmek istiyorum. Çünkü görüntüler bu durumun varlığını açıkça ortaya koydu. Peki nerede halkçı belediyeler, demokratik siyaset, sivil toplum? “Devlet veya hükümet bizi engelliyor” sözünün bir geçerliliği ve değeri olamaz. Gerçek zor anda, afet içinde kendini var eder.
Belliki bu çevreler de iyi bir sınav veremediler. Yeterli değiller. Hatta toplumsallığın böyle hoyratça tüketilişinden, sokaktaki insanın çaresiz ve yalvaran halinden de bu çevreler sorumludurlar. Çünkü onlara yeterli demokratik bilinç ve örgütlülük götürmemişler.
Devletçi eğilim ve tutumlara gelince, onların faşizan ve sömürgeci karakterleri bir kez daha netçe görülmüş durumdadır. Bu noktada gerçeği en açık gösteren “Oh olsun” diyenler olmuştur. Bunların ırkçı, faşist ve Kürt düşmanı karakterleri ortadadır. Bunlar böyledir de, depremi siyasal ranta dönüştürmek isteyenlerin, “PKK’yi depremle yenelim” diyenlerin durumu daha mı farklıdır? Hayır, özünde aynıdır. Aradaki fark sadece görüntüye ilişkindir. Birinciler açıktır, göz önündedir. İkinciler maskelidir, ikiyüzlüdür, gerçek yüzlerini gizliyorlar.
Deprem için “Oh olsun” diyenlere yönelik çok büyük bir tepki yaşandı. Yüzeysel bakınca “Irkçılığa tepki büyük” diyerek insanlar umutlandı. “Oh olsun” diyenlere en çok da deprem rantçıları ve “PKK’yi depremle yenmek” isteyenler karşı çıkıp tepki gösterdi. Aceba neden? İyi niyetli ve yüzeysel bakınca insan “Irkçılığa karşı” olduklarını düşünebilir. Halbuki gerçek öyle değildir. Tersine “Oh olsun” diyenler kendi gerçeklerini de açığa çıkarıp maskelerini düşürdükleri için, kendilerinin gizli, sinsi ve yalanla yapmaya çalıştıklarını deşifre ettikleri için tepki gösterdiler. Bu durum ülkemiz açısından çok daha acı vericidir.
Depremde siyasi iktidar her bakımdan rantçı davranmıştır. AKP’den başka bir davranış da zaten beklenemezdi. Dıştan gelen yardımları reddederek, gereken ilgiyi gösterip çabayı harcamayarak, sivil çalışmaları da engelleyerek Vanlıları cezalandırmış ve adeta kıymık kıymık vererek kendine bağlamaya çalışmıştır. Deprem ortamını siyasal şova ve adeta satınalmaya dönüştürmek istemiştir.
AKP hükümetinin rantçı ve fırsatçı tutumu bununla da sınırlı değildir. Deprem ortamını fırsat bilerek askeri operasyonları sınırın içinde ve kısmen dışında yoğunlaştırmıştır. Depremin birinci, ikinci, üçüncü günü Çukurca’da her türlü silah kullanılarak yürütülen askeri saldırıların sonuçları Malatya’dadır. Görenler “İnsanlığımdan utandım” demektedir. Belliki bu durum Kürtler için yeni bir askeri deprem niteliğindedir. Fakat bunun karşılığı da yok değildir. İşte cumhuriyetin kuruluş günü 29 Ekim’de Bingöl’de yaşanan ortadadır. Öyle ki, Kürt direnişi karşısında AKP hükümeti cumhuriyetin seksensekizinci kuruluş yıldönümünü kutlayamaz hale gelmiştir. Bu da devlet ve Türk milliyetçiliği için yeni bir askeri deprem niteliğindedir.
Belliki Van depreminin yaralarını sarmaya çalışırken, diğer yandan Kürdüyle Türküyle yeni siyasal ve askeri depremler yaşamaya devam edeceğiz!..