
Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosoyolojisi adlı savunmasında, “Bir toplum zeka, kültür, akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa, o denli özgürlüğe yatkın kılınmıştır” belirlemesiyle, devletin ne kadar da bundan uzak olarak, halka kölelilği dayatan bir baskı ve tahakküm aracı olduğuna da işaret etmiş olmaktadır. Bu zor aygıtını elinde tutan ve egemenler adına halka karşı kullanılan piyon bugün AKP olmaktadır.
AKP şahsında yürütülen oligarşinin sivil faşist diktatörlüğü, önce iktidara gelmek için şimdi de iktidarını sürdürebilmek için etkisine aldığı basın-yayın, sivil toplum kuruluşları ve kitleleri ırkçı duygu ve hareketlere yönlendirerek hizmetinde kullanabilmektedir. Bu tabanı kendileri yarattı ve bundan sonra tersi bir tavır içerisine girseler bile yarattığı ırkçı kitle kendisine ayak bağı olacaktır. Bunun bilincinde olduklarından, bu kez de iktidarını korumak ve sürdürebilmek için kendi yarattığı ırkçı-faşist kitle gücüne sarılmaktadır. Bu kısır döngü ve özgürlük mücadelesinin basıncı ne zaman ki onların sırtını yere vuracak güce erişir, işte o zaman en değme dansöze taş çıkartırcasına kıvrak dönüşlerle esneme yoluna istemeden de olsa yönelecektir. Bu ırkçı hezeyanları ve gizlenmiş kin ve nefreti Van depremi açığa çıkartmıştır. “Kürde her şey müstahaktır” yaklaşımı sokaklarda, sosyal paylaşım alanlarında, basın ve yayında ve elbetteki başbakan ile hükümetin yöneticilerinde açıkça görülmüştür.
Hakikat kaygısı yani kolektif vicdanı kaybolmuş bir toplumu barışa yönlendirebilmenin zorluğu da işte burada yatmaktadır. Bu nedenle bir Kürt ilindeki deprem bu ırkçılara göre tam yerinde olmuş ve Allahtan Kürtlere daha fazla deprem vermesi istenebilmiştir. Peki alçaklığın zirvesinde salya akıtan bu güruhla kardeşlik yapılabilir mi? Kurt ile kuzu barış içinde birarada yaşayabilir mi? Bu nedenle biz Kürtlerin kardeşleri, temiz duygularıyla Van depremi mağdurlarına yardıma koşan kolektif vicdan sahibi olan ahlaklı insanlardır. ‘Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği’ derken, esas olarak işte bu insanların kardeşliğinden bahsedilmektedir. Irkçı-faşist ve yobaz Türkler bunun dışındadır. Bizler onları dedelerinden ve Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamları ve Van depreminden tanımaktayız.
Hükümet, muhalefet, ordu ve ırkçı kitle Van depremi’yle göçük altında kalmıştır. Bu kana susamış zavallı mahluklar suç üstü yakalanmışlardır. Bunların vicdansızlığı, bu acılı günde bile sınır ötesi operasyana devam etmelerinden belli değil midir? Bu kana susamış alçaklığın, küçücük beyinlerinden dışarı akan ırkçılığın, kin ve nefretin dışarı boşalması değil midir?
Van depremi ile açığa çıkan diğer bir gerçeklik ise, Demokratik Konfederalizm; Demokratik Özerklik, komün ve meclis örgütlenmelerinin ne kadar önemli olduğudur. Demek oluyor ki, yerellerde halkın öz örgütlülüğünün ve özerk yapısının olması, olağanüstü koşullarda merkezden yardım beklememesine ve daha hızlı organize olmasına da fırsat sunmaktadır. Bu da Van halkının önüne bunun inşası görevini koymuştur.
Bu bağlamda devletten yardım bekleme ve isteme söyleminden artık vazgeçilerek tavır almak kadar, devlet halkı ne kadar tanıyor ve ciddiye alıyorsa onunla da o kadar ilişkilenmek esas olmalıdır. Ona avuç açmanın diğer yüzü onu tanımaktır. Kürt halkı devlete, sen bana adaletli yaklaşmadın, ayrımcılık yaptın, yuvamın yıkılmasına ve ailemin acısına ortak olmadın, acılarım seni sevindirdi demeli ve o devleti kendinden uzaklaştırmanın örgütlülüğünde yoğunlaşarak, tüm kurumlarıyla Kürdistan’da gereksiz hale getirmelidir. Bu itibarla, deprem Kürt halkının önüne Demokratik Özerklik’in inşasını koymuştur.